Psikoloji Okumayı Düşünenlere

Temmuz, 2017
Ben İstanbul Üniversitesi Psikoloji bölümünden bu sene mezun oldum. Sizlere bölümle ve alanla alakalı bildiklerimi, deneyimlerimi ve tavsiyelerimi yazıyorum. Bu yazı sadece İstanbul Üniversitesi Psikoloji bölümü ile alakalı bir yazı değil. Eğer İstanbul Üniversitesi’ni düşünmüyorsanız bile Psikoloji okumak isteyen kişiler olarak bu yazıyı okumanızı tavsiye ederim.
Öncelikle şunu söylemek istiyorum ki bölümden mezun olunca asla iş garantiniz yok. Hatta bir süre işsiz kalma ihtimaliniz çok yüksek. Tamam, gayet revaçta olan bir bölüm, ihtiyaç olan bir bölüm ama rakibimiz çok fazla çünkü açması kolay bir bölüm olduğu için özel üniversiteler kolaylıkla bu bölümü açıyorlar. Haliyle her sene mezun yığınına yeni mezunlar ekleniyor. Devlet de henüz bünyesine sanıldığı kadar psikolog istihdam etmiyor. Evet, psikolog ihtiyacı olduğuna dair bilinç artıyor ama henüz ideal seviyeye gelmedik (belki siz mezun olana kadar durumlar iyileşir).
Onun dışında eğer psikoloji okumaya başlarsanız dillere pelesenk olmuş şu cümleleri duyacaksınız “Meslek odamız yok” , “Meslek yasamız yok”. Ben psikoloji okumaya 2013 yılında başladım. Bu cümleler o zaman bile eski cümlelerdi ve hala kurulmaya devam ediyor. Meslek yasamızın ve odamızın olmayışı birçok “psikolog” kimliğini kullanan kişi için avantaj fakat gerçek psikologlar için çok büyük dezavantaj. Şöyle ki klinik psikolog olmaya yönelik tanımı yasalarda geçmediği için klinik psikolog olmaya vasfı olmayan insanlar bile kendini klinik psikolog olarak tanıtabiliyor. Yasal bir yaptırım da olmadığı veya meslek odamız olmadığımız için de bu kişileri şikâyet edecek bir mercii yok. Bir derneğimiz var çok şükür Türk Psikologlar Derneği isminde, Türkiye çapında en tanınan dernek. Fakat derneklerin uygulayabileceği tek yaptırım etik ihlal yapan kişilerin tespiti halinde onları dernek üyeliğinden “geçici süreliğine” men etmek. Bu da itibarı ne kadar zedeleyen bir şey olsa da kimse derneğe üye olmakla yükümlü olmadığı için önemli bir yaptırım değil. Ki zaten bir psikoloğun dernek üyeliğinden men edildiğini danışanlar muhtemelen bilmeyecekler. Ancak diğer psikologlar öğrenirse tavsiye etmezler ama o kişi hala bir yerlerde danışan görmeye devam edecektir. Kaldı ki derneğe üye olmayan çok fazla psikolog var. Diyeceğim o ki birileri psikolog olmadığı halde psikologmuş gibi takılıyor, psikolog olduğu halde yanlış ve etik dışı uygulamalar yapıyor ve bizim elimizden pek bir şey gelmiyor. Ama bunu motivasyonunuzu düşürmesi için söylemiyorum. Sadece aklınızda olsun ve iyi bir eğitim almaya çalışın. Yasa çıkarsa bu gibi saçma sapan psikologların yerinde biz olacağız. Kendinizi hazırlayın ve mücadele edin 🙂
Genel olarak da şunu söyleyebilirim ki isim yapmış tanınan özel üniversitelerin dışındaki üniversiteler psikoloji eğitimi konusunda çok iyi değiller. Tercih yaparken özel de düşünüyorsanız mutlaka eğitim kadrosuna bakın. Eğitim kadrosunda bir psikoloji mezunu bile barındırmayan özeller var. Hepsi psikiyatristten veya sosyolog/psikolojik danışmandan oluşan bölümleri tercih etmemenizi öneririm. Çünkü bu alanlar ne kadar benzese de ayrışan yönleri mevcut. Bir psikolog olacaksak kesinlikle psikologlardan eğitim almamız şart. Bunun yanında elbette psikiyatristlerden, sosyal hizmet uzmanlarından, sosyologlardan, psikolojik danışmanlardan da eğitim almamız vizyonumuzu genişletecek ve bize katkı sağlayacaktır. Ama psikoloji mezunu olan birilerinin dersinize girmediği bir eğitim programı bence yeterli olmayacaktır.
Engin Arık isimli bir hoca (benim hocam değil o yüzden reklamını yaptığımı sanmayın 😀 ) Türkiye’deki Psikoloji bölümleri üzerine araştırmalar yapıyor ve yazılar yazıyor. Bir incelemenizi tavsiye ederim. Sitesi şu: http://psikoloji.enginarik.com/ Facebook’ta sayfasını da bulun ordan da bakın isterseniz.
Link vermişken, TODAP’ın ”Psikoloji Bölümünü Tercih Edeceklere Açık Mektup” isimli yazısını da okuyun. Benimkinin 10’da 1’i uzunluğunda 😀 Google’a yazınca hemen çıkıyor zaten ^^
Bir de akreditasyon meselesi var. Türk Psikologlar Derneği Tükiye’deki Psikoloji bölümlerinin eğitim programlarını vs. inceleyerek akredite ediyor. Bölümün akredite olmuş olması Psikoloji eğitiminin iyi olduğu anlamına geliyor. Onu da Google’a “TPD Tarafından Akredite Edilen Bölümler” yazınca ilk çıkan sayfadan takip edebilirsiniz.
Ben okuldan da Psikoloji okumaktan da çok memnunum. Bölümü tavsiye ediyorum, İstanbul Üniversitesini daha da fazla tavsiye ediyorum 😀 Ama iş biraz da sizde bitiyor. Okul hayatınızı mümkün olduğunca aktif bir şekilde geçirin. Sivil toplum kuruluşlarına gidin, okulun sosyal kulüplerine girin. Bol bol staj yapın ama staj için acele etmeyin. En azından ikinci sınıfı bitirip öyle staja başlayın. Hastanede veya danışmanlık merkezinde staj yapacaksanız da Patoloji derslerini aldıktan sonra yapın. Bu da genel olarak üçüncü veya dördüncü sınıfın bitişine denk geliyor. Ondan önceki stajlarınız kreşlerde, rehabilitasyon merkezlerinde olabilir. Ama tavsiyem ilk iki sene staj yerine bir sivil toplum kuruluşunda gönüllülük yapmanız (dernekler, vakıflar falan. Mesela Tog, Tegv, Lösev, Kaçuv, Mor Çatı, SGDD gibi tonlarca STK var. Gidin gönüllüsü olun) bir de okul kulüplerinde yer almanız. Okulda Psikoloji Kulübü varsa ona banko girin zaten. Etkinliklerine gidin işlerini yapın artık ne gerekiyorsa. Onun dışında da ilgi alanınıza göre başka bir kulübe girin üniversite yıllarınızı dolu dolu geçirin. O olmasa bile büyük şehirlerin ücretsiz kursları oluyor ve bu kurslar aklınıza hayalinize gelmeyecek çeşitleri barındırıyor. Kazandığınız şehrin bu gibi olanaklarını inceleyin ve ilk iki sene bunlara yoğunlaşın. Hatta hazırlık okuyacaksanız ne ala, sosyal faaliyetler için ekstra bir yıl! 😀
Eğer bölümü Türkçe okuyacaksanız –ki bence çok avantajı var- dilinizi kendiniz geliştirin. Psikoloji bölümünü Türkçe okumak gerçekten avantajlı. Çünkü anlamak, yorumlamak ve tartışmak üzerine dersler görüyoruz. Ana diliniz veya ana diliniz kadar iyi bildiğiniz bir dilde bunları yapmak çok daha kolay. İngilizce okuyan bir arkadaşım demişti mesela dersleri ilk seferde anlamadığı için ders esnasında soru da soramıyor yorum da yapamıyormuş. Sonra dersi anladığında da geç kalmış oluyor zaten. Bir de dersi anlasa da derslere katılmaya utanan arkadaşlarım vardı. İngilizceyi sizden iyi bilenler de olacak sizden kötü bilenler de. Eğer dersleri anlıyor ve yorum yapmak istiyorsanız durmayın, konuşun. Hem hocaların hoşuna gidecektir hem de sizin derse katılmanız diğerlerine cesaret verecektir. İngilizce okumanın da kendine göre avantajları var tabi ki. Mesela bilimsel literatürü güncel takip etmek istiyorsanız İngilizce bilmeniz önemli. Kendiniz düşünün karar verin yani. İkisinin de avantajları ve dezavantajları var. Mesela İngilizce eğitim veren okullarda Erasmus imkanı da daha fazla çünkü Erasmus karşılıklı gidiş-geliş’e yönelik bir hareket olduğu için Avrupa’daki okullar anlaşma yapmak için İngilizce eğitim veren okulları tercih ederler. Türkçe eğitim veren okula gitmeyi talep edecek öğrenci sayısı da az olacağı için bu okullarla anlaşma yapmak istemezler.

Şimdi size alanları birazcık tanıtacağım. İlk paragrafları Hacettepe’nin sitesinden aldım. “Not” yazan kısımlar da benim eklediklerim.
Deneysel Psikoloji
Deneysel psikoloji, psikolojiyi bir doğa bilimi olarak kabul eder ve bu yüzden psikoloji araştırmalarında kontrollü laboratuvar koşulları altında gerçekleştirilen deneysel çalışmalar aracılığıyla insan ve hayvan davranışların temelinde yatan süreçlerle ilgili hipotezler oluşturur ve bu hipotezleri test eder. Deneysel psikoloji geniş bir yelpazede yer alan çok çeşitli davranışsal süreçleri inceleyen alt uzmanlık/ilgi/çalışma alanlarına sahiptir. Bu ilgi alanları arasında ilk akla gelenler yeni davranışların nasıl kazanıldığı ve farklılaştığını inceleyen öğrenme psikolojisi; algı, dikkat, bellek ve dil gibi konuları inceleyen bilişsel psikoloji; davranışsal süreçler ile beyin arasındaki ilişkiyi inceleyen fizyolojik psikoloji ve bilişsel süreçler esnasında beyinde meydana gelen değişiklikleri pozitron emisyon tomografi (PET) ve fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) gibi beyin görüntüleme ölçümleri kullanarak inceleyen bilişsel nörobilimdir.
Not: Deneysel Psikoloji çalışırsanız yurtdışında daha çok şansınız olur. Yurtdışı Psikoloji programları bu alana çok yer veriyor. Daha “bilimsel” olduğu için ve yapay zekâyla falan da bağlantılı olduğu için. Türkiye’de biraz daha kısıtlı bir alan ama yine de hem iş sahasında hem de akademide yer edinebilirsiniz. En iyi Boğaziçi ve Bahçeşehir benim bildiğim. Bu alanla bağlantılı olarak nörobilim (neuroscience) oldukça revaçta yine yapay zeka meseleleri yüzünden. Hatta Boğaziçi Cognitive Science diye yüksek lisans programı açıyor bilgisayar, yazılım gibi dersler de görüyorlar. Matematik, psikoloji, yazılım, bilgisayar mezunlarını falan kabul ediyorlar.
Onun dışında psikolojide hayvanlar üzerinde deney yapılan alan bu alan. Beyniyle, hormonlarıyla, sinir sistemiyle falan oynayabiliyorlar ya da farklı görevler verip öğrenmesini test edebiliyorlar. Sonra da elde ettikleri bulguları insanlara genelliyorlar. Ama tabi ki illa hayvanla çalışmak zorunlu değil. İnsanlarla da etik sıkıntı yaşamadan çalışabiliyorsun. Mesela bellek, zekâ, algı gibi konular da bu alanda çalışılıyor. Bunun için ölçek, anket vs. ya da yukarda bahsedilen fMRI gibi cihazlar kullanılıyor. Ama yine Türkiye gerçeği var, bu cihazların olduğu okul çok fazla yok. Hastanelerin de hepsinde yok. Yurtdışı hayaliniz varsa yurtdışında daha rahat çalışabilirsiniz.
Mezun olduğunuzda hastanelerde, özel görüntüleme merkezlerinde çalışabilirsiniz ya da üniversitede kalıp akademide devam edersiniz. Lisansınız psikoloji olduğu için tabi ki diğer alanlarda da çalışabilirsiniz. Mesela ekstradan gelişim yüksek lisansı yapıp zekâ puanları normların dışında kalan kişilerle çalışabilirsiniz.

Sosyal Psikoloji
Sosyal psikologlar insanların birbirleri ile nasıl etkileşime girdikleri ve sosyal çevrelerinden nasıl etkilendikleriyle ilgilenirler. Bireyleri, grupları ve grup davranışını, tutumları, önyargıları ve bunların oluşumu ile değişimini incelerler. Arkadaşlık, ikili ilişkiler, çekicilik ve saldırganlık gibi konular üzerinde araştırma yaparlar. Dolayısıyla sosyal psikolojide genellikle doktora derecesi gereklidir ve sosyal psikologlar çoğunlukla akademik ortamlarda çalışırlar. Ancak son yıllarda reklam şirketlerinde, hastanelerde, eğitim kurumlarında, mimarlık ve mühendislik firmalarında ve çeşitli kamu alanlarında araştırmacı-danışman olarak çalışmaktadırlar.
Not: Sosyal Psikolojide Deneysel Sosyal Psikoloji ve Eleştirel Sosyal Psikoloji gibi iki alandan bahsedeceğim. Bu iki alanın konuları oldukça benzer ama yöntemleri biraz faklı. Deneysel sosyal psk çok daha “bilimsel” olarak görülüyor. Eleştirel sosyal psk yöntemlerini genelde “bilimsel” olarak görmüyorlar. Eleştirel sosyal psk biraz daha sosyal bilime yaklaşıyor. Sosyal istediğin birçok konuyu çalışabilir hatta psikoloji biliminin kendisini bile eleştirebilirsiniz. Özellikle eleştirel sosyal psikolojide yöntemler de konular da çok esnek.
Sosyal psk’de bu sıralar göç, ayrımcılık, kimlik konuları revaçta fakat 4 yıl sonra ne olur bilemem. Ama kesinlikle çalışma konusu tükenecek bir alan değil.
İstanbul Üniversitesi her iki ekolde de iyi hocaları barındırıyor. Türkiye’de eleştirel çalışma yapan çok yok çünkü. Hem deneysel hem de eleştirel eğitimi alabileceğin en iyi okullardan biri İstanbul Üniversitesi. Hocaları da bu alanda çok tanınan hocalar.
Bu alanda yüksek yaparsan da Sivil Toplum Kuruluşlarında, araştırma ve reklam şirketlerinde, yine akademide çalışabilirsiniz. Onun dışında Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na girebilirseniz (KPSS lazım) yine bilgilerinizi kullanırsınız. Eğitim kurumları ve hastane de demiş tanımda. Tabi olabilir neden olmasın 😀 Mimarlık mühendislik alanları da demiş. Yani belki 100 sosyal psikologdan biri çalışıyordur bilmiyorum ben hiç duymadım.

 

Endüstri/Örgüt Psikolojisi
Endüstri ve Örgüt (E/Ö) Psikolojisi psikolojinin çalışma ile ilgili olan her şeyi kapsayan bir alt dalıdır. E/Ö Psikolojisi hem bilim üretme hem de üretilen bilgileri uygulamayı içeren bir psikoloji alt dalıdır. E/Ö Psikolojisi, adından da anlaşılacağı gibi birbirinden ayrılması zor olan iki alanın birleşmesinden oluşmaktadır. İlk alan olan endüstri psikolojisinde işleri hangi görevlerin yapılması ve hangi yeteneklere sahip olunması gerektiğine göre tanımlamak; nitelikli adayları tanımlamak, seçmek ve eğitmek; çalışan performansını izlemek, değerlendirmek ve çalışana geri bildirim vermek gibi konulara odaklanılır. İkinci alan olan örgüt psikolojisinde ise çalışanın güdülenmesi, çalışanın iş doyumu ve bağlılığının artırılması, etkili liderle yetiştirmek, değişen müşteri istekleri ve teknoloji doğrultusunda örgütlerin yaşadıkları sorunlara çözüm bulmak gibi konular üzerinde durulur. E/Ö psikologları hem örgütlerde araştırma yapan bilim adamları hem de örgütlerde yaşanan gerçek sorunlara bilimsel çözümler bulan uygulamacılardır.
Not: Bu alan çok bilinen bir alan değil. Hatta yeni yeni geliştiği için ne işe alanlar görev tanımını biliyor ne de mezunlar. Akademi dışında yani alanda (şirketlerde vs.) çalışan endüstri/örgüt psikologlarının görevinden yukarda bahsedilmiş. Ama dediğim gibi yeni bir alan olduğu için benim karşılaştığım E/Ö psikologları daha çok insan kaynakları işini yapıyor. Yani işe alma ve işten çıkarma, iş başvurusunda ön görüşme yapmak vesaire. İnsan kaynakları personelleriyle karıştırıyor şirketler bazen. Ama bu alanda ilerleyip işini yapan da gördüm. Mesela bir tane mezun, çalışanlara yönelik eğitimler düzenliyordu. İşte stres yönetimidir, iletişim becerileridir, zaman yönetimidir falan filan. Ya da şirkette gerçekten çalışanların psikolojik sağlığını “korumaya” yönelik önlemler almak gibi görevleri olabilir. “korumaya” diyorum çünkü E/Ö psikologları klinik psikolog değildirler. Yani bir çalışanın evde problemleri vardır da gelir sana anlatır veya depresyon belirtileri göstermektedir de senden tedavi bekler gibi bir durum olamaz. Bu gibi durumlarda ya örgütün anlaşmalı olduğu klinik psikoloğa/psikiyatriste yönlendiririz ya da hastaneye. Eğer örgüt çalışanlarına yönelik terapi veya tedavi hizmeti veriyorsan zaten E/Ö psikoloğu değilsindir. İkisinin de eğitimini alabilirsin tabi ki ama iki görevi aynı örgütte yapman sağlıklı olmaz. E/Ö psikologlarının burda önemli olan görevleri iş yaşamında kişilerin motivasyonunu, stres faktörlerini vs. kontrol etmek. Mesela buna yönelik eğitimler, işyeri düzenlemeleri, örgütün uygulamalarına müdahaleler yapmak. (atıyorum ödüllendirme uygulamaları, çalışma saati uygulamaları, ya da mesela küçük çocuğu olan kişiler için ne gerekir? Kreş. Bunu da bizden başka düşünen pek olmaz. Örgütün içinde bir kreş olması hem çocuğa bakmakla yükümlü olan çalışanın stresini azaltır hem örgüte olan bağlığını artırır böylece hem verimli çalışır hem de uzun süre çalışır gibi.) Bir de işte yukarda yazılanlar ve yazdıklarım.
Çalışma alanları belli zaten örgütlerde veya akademide devam edebilirsin. Dışardan danışmanlık da verebilirsin.
Eğer bu alanı düşünürseniz lisansların akademik kadrolarına bakabilirsiniz. Eğer endüstri/örgüt alanında ilerlemiş birileri varsa ve ders programında da bu dersler varsa gidebilirsiniz. Hele de bu alanda yüksek lisans ya da doktora programı açmışlarsa orayı çok rahat tercih edebilirsiniz.

Klinik Psikoloji
Zihinsel, davranışsal ve duygusal bozukluğu olan bireylerin, yaşadıkları sorun bağlamında psikolojik açıdan değerlendirmelerini yapar, bu kişilere uygulanan psikolojik tedavi süreçlerinin içinde sorumluluk alırlar. Klinik psikologların ilgilendikleri sorunlar, gelişim dönemleriyle ilgili kısa süreli gelişimsel krizlerden (ergenlikteki başkaldırı ve orta yaşta kendilik değerindeki düşme gibi) fobi, depresyon ya da şizofreni gibi daha ağır sorunların tedavisine kadar değişebilmektedir. Pek çok klinik psikolog aynı zamanda bilimsel araştırmalar da yapmaktadır. Araştırma konuları arasında psikolojik tedavilerin etkililiğinde rol oynayan faktörleri belirleme, başarılı yaşlanmayla veya çeşitli davranış bozukluklarıyla ilişkili olan etmenler, fobilerin nasıl geliştiği ya da normal dışı davranışların nedenlerini belirleme gibi konular sayılabilir. Ayrıca bireyi değerlendirmek amacıyla test ya da ölçek uygulama ve yorumlama ile tedavi amaçlı bireysel ya da grup psikoterapisi yapma da klinik psikoloğun önemli görevleri arasındadır.
Not: Klinik Psikoloji bizim bildiğimiz psikolog deyince kafamızda canlanan “psikolog”lardır. Terapi yapan, danışmanlık yapan, yeri gelince tedavi sayılabilecek uygulamaları yapan, özel kliniklerde veya hastanelerde gördüğümüz kişilerdir. Bu merak edilen hastalıklarla ilgili (şizofreni vs.) bilgisi daha çok olan kişilerdir. Ama sadece şizofreni ya da şu tuhaf ilgi çeken hastalıklar ile ilgilenmezler. Hatta genelde birkaç alana yönelirler. Örneğin ergenlerle veya çocuklarla çalışabilirler veya duygu-durum bozuklukları üzerine çalışabilirler veya aile ve çift terapisti olarak özelleşebilirler. Bunların çeşitlerine herhangi bir psikologun sayfasına girerek bakabilirsiniz çünkü genelde hangi alanlarda çalıştıklarını yazarlar ki danışan ona göre gitsin. Bir de klinik psikolojide terapi veya tedavi yaklaşımları vardır. Bu yaklaşımlar hastalıkların nedenlerini açıklama ve tedavi yöntemleri bakımından ayrışırlar. Bu meseleleri lisans döneminde daha detaylı öğreneceksiniz. Ama şunu söylemem gerekiyor ki lisans boyunca aldığınız eğitim klinik psikolog olmak için asla yeterli olmuyor. Üzerine yüksek lisans yapıp süpervizyon almanız lazım(süpervizyon da danışmanlık gibi bir şey. Yani sen danışanlarla terapi yapıyorsun, senden deneyimli olan bir psikolog da sana geribildirim veriyor zorlandığın yerlerde ona danışıyorsun falan. Yani uygulamayı tek başına değil de birisine danışarak yapıyorsun) Yüksek lisans programı seçerken de süpervizyon veriyor mu diye bakmak lazım yoksa parayla alman gerekir. Yüksek lisans yaparken bazen ekstradan eğitimler de almak gerekiyor. Bunlar da parayla oluyor. Lisans eğitimleri teorik bilgi ağırlıklı olduğu için uygulama kısmında eksik kalıyoruz. Bu arada klinik psikolog olmak için yüksek lisans yapmamız şart aslında ama denetleyen bir kurum olmadığı için yüksek lisans yapmadan klinisyen olanlar var piyasada bir sürü. Ki zaten KPSS’ye lisans mezunu halimizle girip hastaneye atanıyoruz ve devlet sorgulamıyor yüksek lisansın var mı veya terapi eğitimi aldın mı diye. Yani bu alan güzel, çekici ama bir o kadar da sıkıntılı bir alan. Bir de sanıldığı kadar para yok bu işte. 24-25 yaşında yeni bir psikolog olarak 200 lira seans ücreti alamazsınız, gelmezler yani. Şanslıysanız tutturursunuz ama çok fazla klinik psikolog olduğu için tanınmak ve aralarından sıyrılmak lazım.
Mezun olunca yine hastanelerde, özel danışma merkezlerinde veya kliniklerde çalışabilirsiniz. Bunun dışında kendi ofisiniz olmadan da çalışabilirsiniz (bazıları diğer psikologlara kendi ofislerini kiralıyorlar). Rehabilitasyon merkezi olabilir yine uzmanlık alanına bağlı olarak. Sivil toplum kuruluşlarında çalışabilirsiniz mesela savaş ve göç alanında çok fazla klinik psikoloğa ihtiyaç duyan kuruluşlar var. Ya da çocuklarla, kanser hastalarıyla, kadınlarla, şiddete maruz kalanlarla vesaire. Yani klinik psikologlar için de alan geniş ama rakip de çok.
Okul seçerken size tavsiyem kadrolara bakın ve hocalar neler çalışmış, lisansları neymiş onlara bakın. Psikiyatristler de psikoloji bölümlerinde ders veriyorlar, bu kötü bir şey değil ama psikologların da derse girdiği bölümleri seçin. Psikiyatri eğitimi bizimkinden biraz daha küçük bir odakta alınan bir eğitim. Psikoloji eğitimi çok da geniş vizyonu olan bir eğitim. Hani kişisine de bağlı tabi ki ama tüm eğitimi psikiyatristten almak bence dezavantajlı olacaktır. Hiç psikiyatrist bulunmayan fakat klinik psikolog ağırlıklı bir okuldan eğitim almak daha bile güzel olabilir o yüzden illa kadroda psikiyatrist aramayın. Ama klinik psikolog olup olmadığına kesinlikle bakın.

Gelişim Psikolojisi
Doğum öncesinden başlayarak ölüme kadar uzanan yaşam süresinde insan gelişiminin evreleri üzerinde çalışırlar. Gelişim psikologları yaşa bağlı davranış değişikliklerinin tanımlanması, açıklanması ve ölçülmesiyle ilgilenirler. Gelişimdeki evrensel nitelikler, kültürel ve bireysel farklılıklar üzerinde çalışırlar. Doktora düzeyindeki gelişim psikologları, araştırma yapma ve öğretim üyeliği gibi faaliyetlerde bulunabilirler. Lisans ve yüksek lisans mezunu olanlar kreş ve gündüz bakımevlerinde, okulöncesi eğitim veren diğer kurumlarda, hastane ve kliniklerde gelişim psikoloğu olarak çalışabilirler. Huzurevleri ve diğer merkezlerdeki yaşlıların belirlenen hedeflere yönlendirilmeleri, yetiştirme yurdu ve bakımevlerinde ergen ve gençlere uygulanan programların değerlendirilmesi türünde faaliyetleri de yürütürler.
Not: Gelişim psikologları da yukarda anlatıldığı gibi işler yapar. Pedagogla benzerdir ama aynısı değildir. Türkiye’de artık pedagoji eğitimi yok benim bildiğim kadarıyla. Gelişim psikoloğu sadece çocuklarla alakalı değildir. Yaşamın tüm evreleriyle ilgili bilgi sahibidirler. Çocuk alanında da yoğunlaşabilir ergen, yetişkin veya yaşlı alanında da. Otizm ya da zekâ geriliği gibi konularda da uzmanlaşabiliriz. Ama yukardaki tanımdan da anlaşılacağı üzere patolojiler yani ruhsal hastalıklar çok da bu alanın içine girmez. Patolojiler klinik psikologların alanıdır. Bildiğim kadarıyla gelişim psikolojisi eğitimi alırken terapi yapmayı öğrenmiyoruz. Yani terapi ya da tedavi ihtiyacı olan bir çocuk varsa çocuk psikoloğuna veya psikiyatristine yönlendiriyoruz. Biz daha çok çocuk veya ergen normal gelişimini sürdürüyor mu, sürdürmüyorsa aile nasıl müdahale eder gibi konularda danışmanlık veriyoruz. Eğer normal gelişimini devam ettirmesinin önünde mental bir hastalık varsa dediğim gibi bu konuda uzman olan birine yönlendiriyoruz.

Son olarak şunu da ekleyeyim, alanları tanıtırken özellikle klinikte bahsettiğim gibi biz Psikoloji lisans eğitiminde uygulama görmüyoruz. Bazı okullar uygulama görüyor olabilir ama Psikoloji bir bilim olduğu için teorik altyapıya ağırlık veriyorlar. PDR ise daha uygulamaya yönelik bir alan. Psikolojiden mezun olunca alanda ne yapacağımızı bilemez deneyimsiz bir halde kalıyoruz. PDR’nin buna yönelik bir avantajı var. Yeni mezun olarak bizim kadar yetersiz olmuyorlar. PDR’den de klinik yüksek lisansı yapabilirsiniz. Hani çok da tercih edilmez ama eğer iyi bir özgeçmişe ve akademik geçmişe sahipseniz PDR’den mezun olup klinik yüksek lisansı yapabilirsiniz. Aklınızda bulunsun, PDR’yi de hafife almayın 🙂
Ben kendime göre bir şeyler yazdım. Söylediklerim mutlak doğrular veya herkes için geçerli şeyler değil elbette. Umarım tercih sürecinizde biraz da olsa size yardımcı olur. Size bu heyecan ve stres dolu dönemde sabır ve başarı diliyorum. Umarım her şey gönlünüzce olur 🙂

Reklamlar

İstanbul Psikoloji’ye Giriş III – Çıkmış Sorular

Facebook’ta diğer kutuma düşen mesajlara yetişemeyeceğimi anlayınca ve hazır üniversite tercih dönemiyken de genel olarak gelen sorulardan hareketle “İstanbul Psikoloji”yi yeni bitirmiş biri olarak okul, bölüm, dersler, hocalar vs ile ilgili genel bir yazı yazmak istedim. Daha önce kulübün bloğunda bölüm ile ilgili yazılar yazılmıştı ama bu yazıda daha çok istanbul psikolojiyi tercih etmeyi düşünenlere yönelik olarak 4 yıl havasını soluduğum okulum ile ilgili hem olumlu hem olumsuz yönlerine değinmeye çalışacağım. Bir tercih yapacağınız zaman olumsuz yönlerini de dikkate almak zorundasınız. Eğer bunlarla başa çıkabileceğinizi düşünüyorsanız o tercihten pişman olmazsınız. Şimdi hem bana sorulan sorulardan hem de kendim eklemek istediğim bazı şeylerle istanbul psikolojiyi kendimce anlatmaya çalışacağım. Buna göre de siz ölçüp biçin ve doğru tercihi vermeye çalışın.

• Hocalardan memnun musun?

Bu sorunun cevabı daha çok senin beklentine göre şekillenecektir ama genel olarak mevcut hocalarımızın hepsi alanında gayet iyiler. Sen bir şeyler almak istedikçe onlar zaten fazlasıyla veriyor olacaktır. Şu okulda daha fazla profesör var demekten çok o profesörden neler alabileceğine bakmak gerekir. Hocalarla iletişim konusu da tamamen sana bağlı bir durum. 4 yılın sonunda hiçbir hoca tanımadan mezun olan da hocalarla bir yerlerde buluşup yemek yiyecek kadar samimi olan da var. Ama genellikle onları görür görmez sıcakkanlı ve yardımsever olduğunu anlayacağınız, maddi manevi her konuda yardımına başvurabileceğiniz çokça hoca bulabileceksiniz.

• Dersler zor mu?

İlk önce şunu bilmelisiniz ki siz 30 sayfalık ödevler bile yaparken en dandik üniversitede psikoloji okuyan müstakbel meslektaşınız bile kendi okulunun sizinkinizden zor olduğunu iddia edecektir, çok kulak asmazsanız en az zararla atlatırsınız. Elbette ki zorlandığın dersler olacaktır nerede ne okuyor olursan ol bu durum karşına çıkacaktır. Ama şu an çalıştığın halde dersi geçmekte çok da zorlanacağın dersler az olacak. Sadece öğrenme psikolojisi dersinde genel olarak öğrenciler zorlandığını ifade ediyor ama ders ilginizi çekerse çok rahat geçebileceğinizden emin olun. Genel itibariyle her yıl ortalama 7-9 ders alıyorsunuz. Kimi okullarda öğrenciler üstten dersler alarak son seneye bir iki dersle girerken ben son dönemimde 9 ders aldım, üstten ders alma mevzusu yok burada. Ayrıca şu an sınavlarda çan sistemi uygulanmaktadır.

• Ne tür dersler alıyorsunuz?

Diğer okullarda genel olarak ilk sene psikolojiye giriş, sosyoloji, felsefe gibi zorunlu dersler veriyor olsa da istanbul psikolojide ilk dönemden ana derslerle başlıyorsunuz bölüme. Okul genel olarak psikanalitik ekol eğilimli ve 4 sene boyunca Freud okumak zorunda bırakılıyorsunuz bir şekilde. Ama tabi ki bilişselci ve diğer ekollerden dersler veren hocalar da var. Bölüm hocaları dışında Cerrahpaşa, Çapa ve İktisat Fakültesi hocalarından da kimisi zorunlu kimisi seçmeli olmak üzere birçok ders alıyorsunuz.

• Psikoloji Kulübü

Belki de istanbul psikolojiyi tercih etmenizde en etkili olabilecek faktörlerden biri bölümün öğrenci kulübü. Psikoloji kulüpleri arasında net en çok çalışan kulüp diyebilirim. Öyle ki okula adımınızı attığınız andan mezun olduğunuz ana kadar okul hayatınızın içinde oluyor. Hele siz de biraz istekli olup aralarına katılırsanız hem hocalarla iletişiminiz gelişir hem daha öğrenciyken birçok şey başarma fırsatı yakalarsınız hem de alandan çok fazla kişiyle tanışırsınız. Kulüp sayesinde okul benim sadece derslere gelip gittiğim bir yer olmanın ötesine geçti. Psikoloji Günleri için sponsorlar ararken stresten birbirimizle tartıştığımız zamanlar olsa da kulüp gibi hunharca eğlenip sürekli yeni tecrübeler edinebileceğim bir ortamı zor bulurum bir daha herhalde. Neler yaptıklarıyla ilgili kulübün sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz.

• Çap / Yandal

Edebiyat fakültesinde bulunan 21 bölümden istediğiniz bölüm ile kontenjanlar dahilinde hem çap hem de yandal yapmanız mümkündür. Her bölümün kontenjanı değişmektedir. Ayrıca Psikoloji bölümü öğrencileri Hukuk, PDR gibi fakülte dışı bazı bölümlerden de çap ve yandal yapabilmektedir. Başvuru yapanlar arasından ortalaması en yüksek olanlar mevcut kontenjanlara sırasıyla yerleştirilir. Çap için ortalamanızın 4 üzerinden en az 3; yandal için ise ortalamanızın 4 üzerinden en az 2,5 olması gerekmektedir.

• Dil / Erasmus / Yüksek Lisans / Staj

İstanbul psikolojide eğitim dili tamamen Türkçedir. İngilizce seçmeli ders bile yoktur. Bu ingilizcesi olmayanlar için bir dezavantajken psikolojiyi en iyi şekilde kavrayabileceğin dilde yani Türkçe olarak eğitim aldığın için de bir avantajdır. Burayı tercih edip İngilizcesi olmayanlara şiddetli tavsiyem özellikle ilk sene haftada en az 4 günün boş olacaktır bunu dil eğitimi için değerlendirebilirler. Erasmus ile ilgili olarak da bölümün birkaç ülkede anlaşmalı olduğu okullar mevcut. Kendim gitmediğim için ayrıntıları çok bilemesem de her yıl giden yaklaşık 5 civarı öğrenci oluyor. Sayının az olması bölümün eğitim dilinin Türkçe olması ile ilgili olabilir. Psikoloji tercih edenlerin ezici çoğunluğu klinik yüksek lisansı yapar klinik psikolog olurum hayaliyle gelse de birkaç yılda bu sayı azalıp öğrencilerin ilgisi diğer alanlara da kayabiliyor. Yüksek lisans ve doktora programların düzenli açılmasa da okulda hem yüksek lisans hem de doktora eğitimi mevcut. Ama tabi ticari üniversitelerde yüksek lisansa 100 kişilik kontenjan ayrılabiliyorken devlet okullarında ve bazı nitelikli eğitim vermeyi hedefleyen vakıf üniversitelerinde bu sayı çok daha az oluyor. Öyle ki bazen 2 kişilik kontenjana 200 başvuru olabiliyor, bu kadar adayın arasından seçilmek çok da kolay değil maalesef. Bölümde zorunlu staj yok. Yani staj yapmadan da mezun olabiliyorsunuz ama tabi pratikte neler oluyor görmek için staj yapmanın çok faydası var. Okulun tıp fakülteleri olan Çapa ve Cerrahpaşa’da staj yapma olanağınız var ayrıca kendiniz de hem klinik hem de diğer alanlardan staj yapmak için kendi imkanlarınızla veya okulun anlaşmalı olduğu kurumları ayarlayıp staj yapabilirsiniz.

• Öğrenci işleri

Bunu pek soran olmuyor ama mevcut öğrenci işleri memuru Kemal abimiz için neler yazarsak azdır. Öğrenci işleri memuru kompleksli insanlar sizi bir öğrenci belgesini neden alacağınız ile ilgili bir savcıdan daha çok sorgulayabiliyorken Kemal abi mesai saatleri dışında bile sizin işinizi halletmek için koşuşturabilen ve bunu size en ufak bir beklentisi olmadan yaptığını hissettiren biri.

• Barınma

Okulda 3 öğün yemek çıkıyor. Sabah daha ucuz olmakla birlikte en pahalı yemek 1,85 liraydı. Edebiyat fakültesinin yemekhanesi telefon çekmeyen bir bodrumda ama biraz üşenmeyip 10 dakika yürürüm derseniz merkez yemekhanede boğaz manzarası eşliğinde yemek yiyebiliyorsunuz. Ayrıca okul civarında doğal olarak birçok kafe bulunmakta. Kalacak yer konusu ise okulun yurtları bildiğim kadarıyla sadece Avcılar’da var ki bu da bilmeyenler için toplu taşımayla en az 1 saat uzaklık demek. Okula yürüme mesafesinde hem erkek hem de kız KYK yurtları mevcut. Ayrıca isteyenler parası konforuna göre değişmekle birlikte özel yurtlarda kalabilmekte. Kiralık ev konusu ise okul merkezi bir yerde olduğu için yakın mesafelerde ucuz ev bulmak çok mümkün değil maalesef.

• Edebiyat Fakültesi

Konum olarak Laleli semtinde olan fakülteye ulaşım hem tramvayla hem otobüsle hem de metro ile sağlanabilmektedir. Ayrıca henüz bilmeyenler için bunu şimdiden söylemekte fayda var edebiyat fakültesi o meşhur tarihi kapının ardında değildir. Birkaç okulu hariç tutarsak arkadaşlarınız dershane gibi sınıflarda ders görürken siz tarihi amfilerde dersler işleyeceksiniz. Tarihi ve kocaman bir bina olan fakülteye ilk hafta kaybola kaybola girip çıkabileceksiniz. İlk günlerde Amfi-3’ün yerini öğrenmeniz yeterli olacaktır  Fakültede genel olarak politik bir hava mevcut. Öyle ki bazı polisler bazı sınıf arkadaşlarınızdan daha çok okula gelip gitmekte. Son olarak kedilerden korkanların burayı tercih etmemelerini tavsiye ederim. Derste, koridorda, bahçede, kantinde hocaların odasında ve daha aklınıza gelmeyecek her yerde kedilerin hakimiyeti ve dokunulmazlıkları mevcut…

• Ne kadar kazanırım?

Bence şu an düşünmeniz gereken en son konulardan biri çünkü 4 yıl sonra ne durumda olacağınızı bölüm mezunlarına olan ihtiyacı vs bilmek mümkün değil. Ama burayı kazanıyorsanız kendi başınızın çaresine bakacak kadar para kazanabileceğinizden de emin olabilirsiniz. 1000 lira ile işe başlayan psikologlar da var seans başı 500 lira alan psikologlar da var her şey sizin kendinizi ne kadar iyi yetiştireceğinize ve birazcık sabretmenize bağlı diye ummuyorum çünkü ben de daha istediğim bir iş bulamadım 

• Son olarak…

Aslında daha yazacak, eksik olan, aklıma gelmeyen, değinmem gereken çok şey vardır ama genel olarak çok kısa bir özet geçmeye çalıştım. Bu yazıyı muhtemelen her yıl düzenlemek gerekecektir. Ayrıca bir süredir bölüm mezunlarını bir çatıda toplayacak bir oluşumu hayata geçirmek tartışılmaya başlandı. Bu sayede mezun olsanız bile bölümden bağınız hiçbir zaman kopmayabilir. Eğer bu bölümü seçmeye karar verdiyseniz “ilk hastan benim” diyenleri kimsenin aklını okuyamadığınıza inandırmaya, psikiyatri ile psikoloji arasındaki farkı uzun uzun anlatmaya, erkekseniz bir halı saha maçı yapabilecek kadar erkek bulamadığınızdan kızlara maç oynar mısın diye teklifler götürmeye şimdiden hazır olun. İstanbul Psikolojiye dair söyleyeceklerim şimdilik bu kadar herkese bol şans 

Hamdullah Tunç

KARANLIKTA DİYALOG

İstanbul Üniversitesi Psikoloji Kulübü olarak 23 Ekim günü Karanlıkta Diyalog etkinliğine gittik. Aşağıda, katılım gösteren bölüm arkadaşlarımızın kişisel deneyimleri yer almaktadır.


“Tecrübe edilmesi gereken bir olay.”
İnsanların bir başkasının dünyasına, bir başka gözle bakmasını sağlayan bir deneyim. Sessizlikte diyaloğu dört gözle bekliyorum.

Busena KİLİMCİ – 1. Sınıf


Karanlıkta geçirdiğim her an çok güzel ve etkileyiciydi. Empati kurmak, düşünmek ve yaşanan zorlukları yaşayanın perspektifinden anlamak için çok önemli bir etkinlik. İçerideyken önce karanlığa alışmak zorlamıştı. Gözlerim karanlığa alışınca, bu karanlığın hayatımın her tarafında, günün her saatinde bulanacağını düşününce korktum. Bir daha göremeyeceğim düşüncesinin verdiği korku, her tökezlediğimde veya kollarımı boşlukta salladığımda yerini bencil olduğum hissine bıraktı. Sadece yarım saatliğine bu zorlukları yaşarken korkuyorsam, bunları belki de doğduğundan beri yaşayan insanlar ne yapacaktı? Etkinlik biraz da bu korkuyu hallettikten sonra geride kalan somut sorunları anlamamız için önemliydi. Kaldırıma park edilen arabalar, olur olmaz yere konan direkler… Bittiğinde ise kafamda yer eden çoğu kalıplaşmış fikrin değiştiğini ve etrafımızda zorluklarla mücadele eden insanlara karşı daha başka bir bakış açısıyla yaklaşacağımı hissettim, öğrendim.

Kübranur ŞAHİN – 1. Sınıf


Etkinliğe ikinci gidişim olmasına rağmen bambaşka duygular hissettim. Öncelikle rehberimizin kendisinden “görme engelli” değil de “kör” diye bahsetmesi çok dikkatimi çekti. Çünkü toplum olarak bazı şeyleri aşabilir ve daha duyarlı olabilirsek hiçbir şey “engel” değildir.

Elif ŞAHİNGİRAY – 2. Sınıf


Tanımadığınız bir insana güvenebilir misiniz? Bu soruyu; geçirdiğim bir buçuk saat öncesinde bana sorsalardı kesinlikle hayır derdim. Karanlıkta diyalog, tanımadığım bir insana güvenmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu gösterdi. Samimiyetin doruklarını yaşadım resmen. Herkes bu deneyimi yaşamalı, gitmeyenlere ya da gitmek isteyenlere duyurulur. Acele edin! 🙂

Nurten YILMAZ – 3. Sınıf


İkinci kez olmasına rağmen aynı heyecanla yaşadığım nadir deneyimlerden biriydi. Asıl engellerin zihnimizde olduğunu, istersek olumsuz koşulları olumluya çevirebileceğimizi bir kez daha hatırlattı. Ayrıca, fark ettim ki gözlerimiz bazen dış görünüş yanılgısına kapılıp bizim ruhlarımızı da körleştirebiliyor. Herkesin yaşaması gereken bir deneyim bence. 🙂

Özge DİNÇBAŞ – 2. Sınıf


Karanlıkta diyalog hayatıma kattığım en anlamlı deneyimlerden biriydi kesinlikle.  İyi ki de gittim ve görme engeli olan insanların ne müthiş bir şey başardığını bir nebze de olsa anladım, onların duygularına ortak oldum. Beni bu etkinlikte en çok etkileyen şey rehberimiz Engin Beyin “Biz dışarıdaki herkese güvenmek zorundayız.” cümlesi oldu. Umarım biz onların güvenini boşa çıkarmayan, duyarlı birer insan olmayı layıkıyla yerine getiririz. Herkesin bu eşsiz deneyimi yaşamasını tavsiye ederim.

Hüsna DEMİR – 3. Sınıf


Karanlıkta diyalog herkesin mutlaka bir kez deneyimlemesi gereken bir etkinlik. Girmeden önceki düşüncelerinizle girdikten sonraki düşünceleriniz arasında gerçekten bir fark olduğunu göreceksiniz. Ben bir buçuk saat boyunca kendimi onların yerine koydum, dört duyumla onların her gün yaptıklarını yapmaya çalıştım başta zorlandım ancak yanınızda etrafınızda size güven veren birileri olunca çabuk alışıyorsunuz. Onlar da günlük hayatlarında etrafındakilere yani bize güvenmek zorundalar. Üzerimize düşeni yapmalıyız; onların hayatlarına bir engel de biz olmamalıyız. Ve en önemlisi bu aslında onlar için hiçbir engel taşımıyor. Hayatı daha iyi görüyorlar, bizim fark etmediklerimizi fark edip bunun keyfini çıkartıyorlar. Onları daha iyi anlamak ve onlara karşı daha bilinçli davranmak için bu etkinliğe gitmelisiniz .

İrem EKER – 1. Sınıf

KARANLIKTA DİYALOG

İstanbul Üniversitesi Psikoloji Kulübü olarak 23 Ekim günü Karanlıkta Diyalog etkinliğine gittik. Aşağıda, katılım gösteren bölüm arkadaşlarımızın kişisel deneyimleri yer almaktadır.


“Tecrübe edilmesi gereken bir olay.”
İnsanların bir başkasının dünyasına, bir başka gözle bakmasını sağlayan bir deneyim. Sessizlikte diyaloğu dört gözle bekliyorum.

Busena KİLİMCİ – 1. Sınıf


Karanlıkta geçirdiğim her an çok güzel ve etkileyiciydi. Empati kurmak, düşünmek ve yaşanan zorlukları yaşayanın perspektifinden anlamak için çok önemli bir etkinlik. İçerideyken önce karanlığa alışmak zorlamıştı. Gözlerim karanlığa alışınca, bu karanlığın hayatımın her tarafında, günün her saatinde bulanacağını düşününce korktum. Bir daha göremeyeceğim düşüncesinin verdiği korku, her tökezlediğimde veya kollarımı boşlukta salladığımda yerini bencil olduğum hissine bıraktı. Sadece yarım saatliğine bu zorlukları yaşarken korkuyorsam, bunları belki de doğduğundan beri yaşayan insanlar ne yapacaktı? Etkinlik biraz da bu korkuyu hallettikten sonra geride kalan somut sorunları anlamamız için önemliydi. Kaldırıma park edilen arabalar, olur olmaz yere konan direkler… Bittiğinde ise kafamda yer eden çoğu kalıplaşmış fikrin değiştiğini ve etrafımızda zorluklarla mücadele eden insanlara karşı daha başka bir bakış açısıyla yaklaşacağımı hissettim, öğrendim.

Kübranur ŞAHİN – 1. Sınıf


11220790_915666008481314_2018840641160953152_n


Etkinliğe ikinci gidişim olmasına rağmen bambaşka duygular hissettim. Öncelikle rehberimizin kendisinden “görme engelli” değil de “kör” diye bahsetmesi çok dikkatimi çekti. Çünkü toplum olarak bazı şeyleri aşabilir ve daha duyarlı olabilirsek hiçbir şey “engel” değildir.

Elif ŞAHİNGİRAY – 2. Sınıf


Tanımadığınız bir insana güvenebilir misiniz? Bu soruyu; geçirdiğim bir buçuk saat öncesinde bana sorsalardı kesinlikle hayır derdim. Karanlıkta diyalog, tanımadığım bir insana güvenmenin ne kadar güzel bir şey olduğunu gösterdi. Samimiyetin doruklarını yaşadım resmen. Herkes bu deneyimi yaşamalı, gitmeyenlere ya da gitmek isteyenlere duyurulur. Acele edin! 🙂

Nurten YILMAZ – 3. Sınıf


İkinci kez olmasına rağmen aynı heyecanla yaşadığım nadir deneyimlerden biriydi. Asıl engellerin zihnimizde olduğunu, istersek olumsuz koşulları olumluya çevirebileceğimizi bir kez daha hatırlattı. Ayrıca, fark ettim ki gözlerimiz bazen dış görünüş yanılgısına kapılıp bizim ruhlarımızı da körleştirebiliyor. Herkesin yaşaması gereken bir deneyim bence. 🙂

Özge DİNÇBAŞ – 2. Sınıf


12031987_915666018481313_454843616868567537_n


Karanlıkta diyalog hayatıma kattığım en anlamlı deneyimlerden biriydi kesinlikle.  İyi ki de gittim ve görme engeli olan insanların ne müthiş bir şey başardığını bir nebze de olsa anladım, onların duygularına ortak oldum. Beni bu etkinlikte en çok etkileyen şey rehberimiz Engin Beyin “Biz dışarıdaki herkese güvenmek zorundayız.” cümlesi oldu. Umarım biz onların güvenini boşa çıkarmayan, duyarlı birer insan olmayı layıkıyla yerine getiririz. Herkesin bu eşsiz deneyimi yaşamasını tavsiye ederim.

Hüsna DEMİR – 3. Sınıf


Karanlıkta diyalog herkesin mutlaka bir kez deneyimlemesi gereken bir etkinlik. Girmeden önceki düşüncelerinizle girdikten sonraki düşünceleriniz arasında gerçekten bir fark olduğunu göreceksiniz. Ben bir buçuk saat boyunca kendimi onların yerine koydum, dört duyumla onların her gün yaptıklarını yapmaya çalıştım başta zorlandım ancak yanınızda etrafınızda size güven veren birileri olunca çabuk alışıyorsunuz. Onlar da günlük hayatlarında etrafındakilere yani bize güvenmek zorundalar. Üzerimize düşeni yapmalıyız; onların hayatlarına bir engel de biz olmamalıyız. Ve en önemlisi bu aslında onlar için hiçbir engel taşımıyor. Hayatı daha iyi görüyorlar, bizim fark etmediklerimizi fark edip bunun keyfini çıkartıyorlar. Onları daha iyi anlamak ve onlara karşı daha bilinçli davranmak için bu etkinliğe gitmelisiniz .

İrem EKER – 1. Sınıf

Dosya: İÜPK Sinema Atölyesi 2

Dönemin bitişinin üzerinden uzunca bir zaman geçti, biz de daha fazla zaman kaybetmeden iki dönemdir düzenli olarak devam ettiğimiz Sinema Atölyemizde bu dönem neler yapmışız hatırlatmak istedik.

Açılışı Hülya Ergün “Sinema ve Psikanaliz” konulu sunumu ile yaptı. Hem sinemanın hem de psikanalizin tarihçelerinden kısaca bahsedip ikisinin ortak paydada nasıl buluştuğunu anlattı.

sa1

Sonraki oturumda ise eğlenceli bir sunumla Başak Nuhoğlu bize eşlik etti. Bu kez de “Sinema ve Müzik” ilişkisini inceledik. Başak bize Hans Zimmer, Yann Tiersen gibi bestecileri tanıttı. Sonlara doğru film müzikleri ile ilgili bir yarışma da yaptı. Kazanan için bir ödülü bile vardı.

sa2.1sa2.3

Üçüncü oturumu ise Wes Anderson sineması üzerinden devam ettirmek istedik. Eray Meşeli bize “Hotel Chevalier” ve “The Darjeeling Limited” filmleri üzerinden yönetmenin tarzını anlattı. Filmlerinde kullandığı renkleri, simetri tutkusunu ve alt metinleri gösterdi.

sa3.1

Sonrasında da alanımızın içinden bir konu seçtik. Elif Baştan ve Melike Gökcen; otizm, asperger sendromu gibi yaygın gelişimsel bozuklukların sinemada nasıl işlendiğini “Simple Simon” filmi üzerinden anlattılar. “Simple Simon” dışında; “Adam”, “Mozart and The Whale”, “My Name is Khan” filmlerinden de kesitler göstererek sunumu zenginleştirdiler. Pek çok örnek ile yararlı bir atölye oldu.

Son oturumumuzda ise İstanbul Üniversitesi Rehberlik ve Danışmanlık Servisi’nde görev yapmakta olan Psikolog İskender Özatlı davetimizi geri çevirmeyerek, kendisinin de terapilerinde başvurduğu bir yöntem olarak sinematerapiyi anlattı. “Lars and The Real Girl” ve “Sevmek Zamanı” filmleri üzerinden dokunmak ve gerçeklik kavramları ile saplantılı aşk, terk edilme ve reddedilme duygularını tartıştık. Dönemi bu şekilde kapattık.

sa5

Bu beş atölyeye zamanını ayırıp katılan, daha çok zamanını ayırıp sunum yapan herkese çok teşekkür ederiz. En önemli teşekkürümüz ise mezun oldukları için görevlerini ve atölye mirasını bize bırakan Elif Baştan ve Hülya Ergün’e. Siz olmasanız yapamazdık, iyi ki vardınız! Sizi çok seviyoruz ve meslek yaşantınızda da böyle güzellikler diliyoruz. Gelecek dönem görüşmek üzere, beklemede kalın.

İÜPK Kültür-Sanat Takımı
Seray Kıvanç & Melike Gökcen

Özgecan Aslan için #sendeanlat

“Korku yoktur sevgide. Aksine dolu dolu sevgi korkuyu yok eder. Zira korku azabı yaratır: kim korkarsa, tamamen sevgi içinde değildir.”

Babam Öldüğünde Ağlamadım

Iris Galeyozgecan-aslan-icin-rekor-katilim-5307489

Öyle sevgisiziz ki korkar olduk hepimiz. Öylesine sevgiden uzak kaldık ki duyduğumuz korku sevmemize engel.

Sokakta hayat vardır denir.  Kadına yok. Kadının adı yok ki sokakta.  Sokakta kadına hayat yok. Sokaktaki  “hayat”-tan kadının payına düşen,  korkudur. Korku…. Korku öfkede yoktur, çünkü öfke cesareti çağırır yanına. Öfke diri tutar eylemli kılar insanı. Öfkeyse sarıldığımız, umut bulurum ben.

Oysa üzüldüğünde korkar insan.  Ve ben  Özgecan’a, Türkiye’de binlercemize, dünyada milyonlarcamıza …. Çok üzgünüm.  Korkuyorum.

Öfkem kaçtı kaçıyor elimden. Sarılmam lazım ona yoksa biliyorum başka yolu yok.

 Bir Kadın



Cinsel istismar…
Hepimizin başına gelebilecek dışarıdaki herhangi birinden ya da en kötüsü aile içinde amcanın, dayının ve hatta babanın bile yapabileceği bedeninizi cinsel açıdan kötüye kullanmaları ve bunu utancınızdan kimseye anlatamamanız…
Bende her hafta yetiştirme yurdunda staja gittiğimde bu tarzdan kızların kötüye kullanıldığı olaylarla karşılaştım. İlkini duyduğumda kanım çekilecek gibi olmuştu, tiksinmiştim, inanmak istememiştim. Kıza teyzesinin kocası tecavüz etmişti. Kızı evde kimse yokken  anahtar vericem diye evine götürüyor ve tecavüz ediyor. Kız o evde yaşadıklarını kimseye anlatamıyor. Anlatsam bana inanmazlar ya da teyzem kocasından ayrılır diye susuyor. O adam (teyzesinin kocası) hiçbir şey olmamış gibi yaşamayı sürdürüyor, kızın suratına baka baka evlerine gelip gidiyor. En sonunda kız olanları annesine anlatıyor ve şuan yetiştirme yurdunda kalıyor. Bunun gibi amcası tarafından, üvey babası tarafından tecavüze uğrayıp sözde yaşamlarını sürdürmeye devam eden çok kızımız var. Daha 14-15 yaşlarında bu kızların hayatı kararıyor. Ve bu kızlara baktığımda gördükleri acıyı başka yerlerden çıkarmaya başlıyorlar; yurttan kaçıyorlar, kollarını falçata, çivilerle çiziyorlar. Yaşadıkları ve yapacaklarının hiçbiri onların suçu değil..

Gülfidan Erdoğan



Tecavüz.

Öyle ağır bir kelime ki bu!

Hele bi de kadınsanız.

Bizzat yaşamamış olsa bile her daim bunun korkusuyla yürür bir kadın sokakta. Sırf geç oldu karanlık oldu diye yolunu uzatır yine de girmez o sokağa. Elbise etek falan giyse iki katı daha fazla dikkat etmesi gerekir dışarda. Toplu taşıma araçlarında üstüne dikilen gözlere karşı kalbi göğsünde atarken sakin kalmaya çalışır. Bir eli telefonunda her an yardım çağırmaya hazır. Azıcık kendine baksa güzel olmak için o güzelliğinin tadını çıkaramaz tam anlamıyla. Çünkü güzelliğin kendisi için bir tehdit olduğunu görmüştür her akşam izlediği haberlerde.

Ben bunları nerden mi biliyorum?

Çünkü ben de bir kadınım.

Ve sırf bu yüzden ben de her an karşı cins tarafından gelebilecek bir saldırıya karşı tetikte olmak zorundayım.

Tecavüz, taciz, istismar, şiddet her daim kapımda bekleyen birer düşman. Eğer bir kadın iseniz kaderiniz o kapıya bağlı işte. Her ne kadar o kapı açılmasın diye dua etseniz de bazen gücü yetmiyor kapının, açılıyor. Sonrası derin bir karanlık. Ne kelimeler tarif edebilir o karanlığı ne de başka bir şey. Sözün bittiği bir yerdir ora nefret nidalarının yükseldiği gözyaşlarının dinmediği ve acı dolu bir yer… çok fazla acı!

Bu hayatta kadın iseniz işiniz çok zor. Çünkü ertesi gün gazetelerde adınızın geçmesi an meselesi. Ve biz bu korkularla her gün yaşıyoruz. Her gün ertesi günün Özgecan’ı olmanın korkusuyla… Nefretle ve kinle doluyuz hepimiz. Bizi bu korkuyla yaşamak zorunda bırakanlar yüzünden. Oysa ki genceciğiz daha aynı Özgecan gibi 20 yaşında hayat doluyuz. Biz çok güzel gelecekleri hak etmiyor muyuz? Geleceğin anneleri olmayacak mıyız biz? O halde neden? Neden bu sapkınlık? Neden bu korku bu nefret? Bas bas bağırmamız gerekirken neden bu suskunluk? Öyle bir karanlığa düşmüşüz ki ne bağırabiliyoruz ne susabiliyoruz tek yaptığımız yaşamak, başımıza bir şey gelmemesi için dua ederek. Yaşamak, kinimizi ve nefretimizi içimize gömerek. Yaşamak, yine bu sefer bunun son olmasını dileyerek. Yaşamak, insanlığımızı kaybetmemeye çalışarak. Sadece yaşamak…

Ecem Tamer



Anlatmaya nereden başlasam bilemiyorum. Hangi cümleyi kullanarak başlayacağımı bilemiyorum aslında. Küçüktüm yani henüz 5. ya da 6. sınıftaydım galiba. O zamanlar gittiğim okulumla evimin arası en fazla 4-5 dakikaydı. Her sabah aynı saatlerde çıktığım hafif yokuş bir yol vardı. Bu yolu çıkarken başlarda birkaç gün bir adamın beni takip ettiğini sezdim ama ihtimal vermedim. Sonuçta ben daha küçücük çocuğum ve takip edilebilecek bir yanım olduğunu düşünmüyordum açıkçası, ben nasıl her sabah kendi yoluma gidiyorsam o da öyledir diye düşündüm. “Kötü” düşünmedim. Günler geçtikçe yürürken adamla aramdaki mesafe kısaldı… Kısaldı… Artık mesafe o adamın kulağıma eğilip bir şeyler-cinsel içerikli cümleler- söyleyebilecek nefesini hissedebileceğim kadar kısaldı. Birkaç gün de böyle geçti. Kimseye hiçbir şey söylemedim. Söyleyemedim. Sanki ayıp olanı ben yapmışım sanki suçluymuşum gibi. Dayanamadığım noktada anneme sabahları “çantam çok ağır beni okula kadar bıraksana” diyerek çözüm aradım. Bir süre sonra da bir arkadaşıma “beraber gidelim mi sabahları sıkılmayız o yokuşu çıkarken” dedim. Sakladım. Saklandım. İlk kez bunları anlatabiliyorum. Küçücüktüm ve hiçbir şey bilmiyordum. #sendeanlat

Güneş Yetgin



Ne yazsam nereden başlasam bilmeden yazıyorum bu yazıyı. Kaç gündür dolmuşta yanlışlıkla bile olsa elime dokunan birine tiksinerek bakıyorum. Gerçekten Türkiye’de kadın olarak yaşamanın zorluklarını sanki günlük hayatımızda defalarca tacize uğrayarak anlamıyormuşuz gibi bu tarz canice insanlık dışı olaylar bir kez daha durup duşünmemize neden oluyor. Her dışarı çıktığımda annemin endişesi, arayıp ulaşamadığında yükselen tansiyonu, her taksiye binişimde plakasını anneme yollamam.. İşte bunlar hep burada yaşamanın gerektirdikleri.. Otobüslerde yorgun argın dersten çıkıp eve giderken ayakta zor dururken  seni bir anda dikleştiren, bir dokunuşuyla, bir yerlerini değdirmesiyle ürperten ve bundan zevk alan insanlarla aynı havayı soluyoruz. Eğer orada sesin çıkmazsa devam ediyor gayet memnun halinden.. Eger sesin çıkarsa önce bi dönüp sana bakıyorlar haketmiş misin diye. Bu zihniyet daha çok acı veriyor ve artık her yerdeler.. Yarın Özgecan’ın yaşadıklarını benim yaşamayacağımın garantisi yok. (Özgecan’ın başına gelenlerden bir hafta önce Mersin’de TOK minibüslerine bindiğimi de buraya not düşmeliyim) Bu korkuyla yaşamanın ne olduğunu keşke herkes anlasa. Gerçekten acı veriyor artık burada kadın olmak.

Ecem Uzun



21 yaşında üniversite öğrencisi bir kadınım. Bacakların hatırına sana 100 veririm diyen tarih öğretmenimin, uğradığı tecavüz sonucu hamile kalan sınıf arkadaşımızı “hamileliği” yüzünden okuldan atan müdürümüzün, sokakta oyun oynarken nöbet tutan askerler bizi taciz ettiğinde bizi “asker adam yalnızlık çeker, duymazlıktan gelin” diye azarlayan büyüklerimizin, tek başıma durakta beklediğimde yanaşan ve “dolaşmayı” teklif eden sayısız arabanın, otobüste yanımda mastürbasyon yapan tepki gösterince gülerek “hoşuna gitmedi mi yavrum” diyen yolcunun ve kalp krizi geçiriyor sanıp yardım için yaklaştığımızda aslında mastürbasyon yaptığını fark ettiğimiz adamın gölgesinde bu yaşa ve bu konuma geldim. Artık anlatılmaya değer dahi olmayan daha nicesiyle birlikte. Bunların bana normal gelmesi dahi şu an beni kahrediyor. Çoğunu bir kız arkadaşıma anlatma gereği bile duymadım, çünkü zaten o da yaşıyor ve ne yaşadığımı az çok tahmin edebiliyordu. Özgecan’ın başına gelenlerde yaşadıklarını, o an hissettiklerini, o korkusunu o kadar iyi anlayabiliyorum ve o kadar içimde duyuyorum ki. Bunları yazarken dahi ellerim titriyor. Biliyoruz bu olay ilk değildi, son da olmayacak maalesef.  Bundan sonra yaşadığım en ufak olayda Özgecan’ın hissettiği korkuyu içimde hissedip sesimi daha gür çıkaracağım çünkü biz değil bizi kendi karantinalarımıza tıkanlar suçlu.  Bunu Özgecan’a ve diğer kadınlara borçluyum.

Hazal Baydur



İlkokuldaydım. Dayımla birlikte şehirlerarası bir otobüse gece yol kenarından sarhoşun biriyle bindik. Bir saatlik yol için atakta kalmayı kabul etmiştik. Gecenin bir yarısı. Otobüs bir süre gittikten sonra ışıklar karardı. Dayım, ben ve şarhoş herif orta kapının merdivenlerine tünemiş ayakta yolculuk ediyorduk. Leş gibi içki kokuyordu. Otobüs beklerken hiçbir tuhaf davranışı olmamıştı halbuki. Bir süre sonra herifin bana dokunduğunu hissettim. Herifin düşmemek için tutunmadığını anlayınca bağırmaya, tekmelemeye başladım. Dayım adamın koluyla benim bacaklarımı birbirine dolanmış görünce hemen anladı durumu, hiçbir şey demeden üç beş sert yumruk attı herife. Gürültüye ışıklar yandı. Herkes çık çıklıyordu. Ben bağırıyordum. Bir otobüs dolusu yolcu “Sonuçta sarhoş, ne var” demesin mi.

Tolga Yıldız



Yaş 14. Dedem, kuzenim ve ben. Otobüsle İstanbul’dan İzmir’e gidiyoruz. Kuzenim bir kadının yanına oturmuştu. Ben ve dedem de yan yana oturmuştuk. Ben cam tarafına oturmuştum. Bir ara içim geçmiş uyumuşum. Uyandığım da oturduğum yerde bir rahatsızlık hissettim. herhalde hırkamın üzerine oturdum diye düşünüyorum. Almak için elimi uzattım. Kırk bin yıl düşünsem aklıma gelmez. Elime hırkam yerine arkada oturan (yazar burada hangi kelimeyi kullanması gerektiğini bilmiyor ve yaratıkta karar kılıyor okuyuculara saygısından dolayı) yaratığın parmakları geldi. Cam tarafındaki koltuğun duvarla arasında boşluk olur orAdan elini sokmuş ve kalçamı tutuyordu. Ne yapsam diye düşündüm. Dedeme söylemedim. Söylesem o adamın canını okurdu. Buna adımdan çok eminim. Ama söyleyemedim. Yaşamamış insanların anlayabileceği bir şey değil. Yaşıtım ve hemcinsim kuzenime bile söylemedim.

Velhasıl ne yapayım diye düşündüm. Yaratığın eli hala orada duruyordu. Ya uyuyordu ya da numara yapıyordu. Bilmiyorum. Hırkamı aldım ve eli hırkayla itip, hırkayı o boşluğa tıkadım. Tabi yolculuk boyunca düşündüm. Acaba uyurken başka ne yapmış olabilir? Sadece öyle tutmuş mudur? Neler neler düşündüm.. Sonra adama nasıl zarar verebileceğimi düşündüm. Hırkayı oradan aldım çantamın kenarındaki süs olarak takılmış çengelli iğneyi çıkardım. Beklemeye başladım. Ki bir daha elini o boşluğa soksun da son hızla iğneyi batırayım. Tabi ki bir daha elini oraya koymadı. İğneyi batıramadım. Manisa’da kuzenimin yanındaki kadın indi bende kuzenimin yanına oturdum. İnanır mısınız bu olayı 3-4 kişiye anlattım. Ama bir tek farkla onlara anlattığım olayda iğneyi yaratığa batırıyordum. Neden böyle anlattım bilmiyorum. Biraz olsun içimi rahatlatıyordu belki de… Yalan söylediğim için onlardan özür diliyorum.

Hala ara sıra düşünürüm. Acaba sadece elini öyle tuttu mu? O yaşta o 5-6 saatlik zaman diliminde çooook düşündüm. Yaşımdan büyük düşündüm. Tacizi, hakkı hukuku,cezayı… Ondan sonra da bir sürü olay oldu ama o bayağı travmatikti benim için. Hatta o yolculuk bayağı travmatikti. Otobüsün muavini kadındı, ilk kez kadın muavin görmüştüm. Kadının işini yaparken yaşadığı sözlü tacizler de ayrı bir yazı konusu.

O 5-6 saatte bayağı fazla şeyle yüzleştim sanırım. O gün bugündür hiçbir toplu taşıma aracında uyumam. Şehir içinde isem uykum geldiyse ayağa kalkarım. Şehirler arasıysa (ki 18 saatlik bir yolculukta gözümü kırpmadığımı bilirim) ıslak mendil, su, müzik, kitap uyumamak için herşeyi yaparım.

Bu ve bunun gibi birçok taciz olayına denk geldim, yaşadım.yaşayanlara tanık oldum. Bu yazıyı yazmama sebep olan yaşadığı vahşeti aklımın almadığı acı kaybımız ÖZGECAN’ı rahmetle anıyorum.

Bu son olsun…

Merra Berra



Dürüst olmak gerekirse bu başlık altında yazılanları okumadan önce kızların bu durumla bu kadar çok karşı karşıya geldiklerini bilmiyordum. Özür dilerim gerçekten, uyumuşum.
11-12 yaşlarındaydım. Kuzenimin evde unuttuğu resim çantasını okula götürmuştüm. Dönüşte de parkın içinden geçmek istedim. Parkın çıkışına yakın bir tane yaşlı amca durdurdu beni ve taşıdığı bebek arabasına benzer şeyi sürmesinde kendisine yardım etmemi istedi. Kabul ettim ben de. Amcanın üstündekiler eski ve kirliydi, belki de evsizdi bilmiyorum. Ama araba çok ağırdı yani bence amca arabanın yavaş gitmesi için uğraşıyordu. Sonra anlaşılmaz şeyler söylemeye başladı. ” … istiyorum, … istiyorum. ” diyordu. ” Ne istiyorsun amca. ” dedim. Tekrar ettikçe netleşmişti ama ne dediği. Şimdi burada ismini söyleyemeyeceğim bir şey istiyormuş. Üzerinden çok zaman geçtiği için net hatırlamıyorum ama elimi tutmaya da çalışmıştı.  Uzaklaştım yanından ben de hemen. O gün amca bana bir şey yapamazdı bunu biliyorum ama her gün sabahları insanları rahatsız etmek için uyanan insanlar var, artık bunu da biliyorum.
Gerçekten çok kötü. Ama toplum olarak da çok ciddi yanlışlarımızın olduğunu düşünüyorum. Kullandığımız dile bir bakın, herkesin bildiği küfürlere. Hepsinde kadına karşı bir aşağılama gayreti. Güya anne, kadın kutsaldır, kim kutsalına bu muameleyi reva görür. Tamam küfür kötü bir şey zaten diyelim. Ama konuşurken kullandığımız tabirlere bir bakın. En basitinden kavgadan kaçanın arkasından  ” karı gibi kaçtı. ” denir mesela.

Bir Erkek



Tecavüz hiçbirimize çok uzak değil. Ben mesela üç kere tecavüze uğramanın köşesinden döndüm.

Birinden karşımdaki çocuk çok küçük olduğu (kendisi de çocuktu ama benden büyüktü) ve ne yaptığını tam olarak bilemediği için kurtuldum. Diğerinde, adam madde etkisi altında olduğu için kaçabildim. Sonuncusunda da adam polisi arıyorum tehdidimi ciddiye aldı ve arabasına atlayıp kaçtı. Şans işte, bir şekilde kurtuldum. Ama o anları düşününce yaşadığım korkuyu tekrar tekrar yaşıyorum. Dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim. Elektronların nöronlarımdan geçtiğini hissettim. Midemde acı bir yanma. Yaşama ihtimalim olan işkencenin korkusu. İnsanın sesi çıkmıyor. O çaresizlik hissi seni, kendin olduğun, birilerinin arkadaşı, çok saygın okulların öğrencisi, bilmem ne projesinin sorumlusu, çok güzel bir anne babanın evladı, birinin ablası, birinin sevgilisi, kedi seven, edebiyattan az buçuk anlayan, ucundan bucağından caz falan dinleyen biri olduğun steril hayatından uzaklaştırıyor. Aaaa Ankara Film Festivalini her sene takip ederim, bilmem ne sergisine gideceğim, aşırı havalı şu ismin aşırı havalı şu dergideki yazısını heyecanla bekliyorum. Hı hı evet. Buradan sağ çıkabilirsen!! Bir saniyenin içinde, tehlikenin gerçekliğini fark ettiğin anda öyle güllük gülistanlık yaşadığımızı sandığımız hayatımız o kadar anlamsızlaşıyor ki. Bana ne filmlerden, kitaplardan, şarkılardan!! Ölebilirsin lan! Tecavüze uğrayabilirsin! Fiziksel acı ÇOK gerçek! Korku kanında dolaşıyor! Bir saniyeden daha kısa süre içinde yaşayabileceğin acıyı, oradan çıkmanın yollarını düşünüyorsun. Acaba buradan çıkabilecek miyim, tekrar güneşi görecek miyim, hayatta kalabilecek miyim diye soruyorsun. İşkence gerçek; işkence ihtimali karşında. Çok somut. Çok korkutucu. Gözlerinin önünde siyah benekler oluşuyor. Karşı mı koysam daha başarılı olurum yoksa sakince geçip gitmesini mi beklesem diye düşünüyor insan. Olasılık hesapları hep.

Bu kadar ciddi olmayan ama bu korkunun benzerini yaşadığım anlar oldu. Benim iznim dışında bana dokunan insanlar oldu. Çok fazla oldu. Sözlü tacizin sayısını hatırlamama imkân yok. Duyduğum şeylerin iğrençliğini de anlatamam. Ters bakışların, o bütün kadınların çok iyi bildiği, tarif etsem edemeyeceğim o bakışların sayısı yok. Kendimin farkına vardığım son 15 sene ise, çarp 365’le. En az! Bundan daha farklısını yaşamış bir kadın hayal edemiyorum. Bu memlekette bir kadın çok şanslıysa tecavüzün çok yakın olduğunu hissetmemiştir. Aşırı şanslıysa fiziksel tacize hiç uğramamıştır.
Eve dönerken, hele bir de geç saatse telefonumun şarjının bitmiş olması kadar sinirimi bozan çok az şey var. Şu an oturduğum evde oturmamın en büyük sebebi dolmuştan indikten sonra sadece bir sokak yürüyor olmam. Ev ararken evin banyosuna, mutfağına değil gece eve döndüğümde yürüyeceğim yola, kapıdaki güvenlik kamerasına, evin girişinin aydınlık oluşuna bakarak karar verdim. Benim kardeşim evine her yemek söylediğinde kapıyı kapatana kadar telefonda babamla konuşuyor. Yıllarca kendi başıma taksiye binmekten çok korktum, şimdi korkumu dizginleyip biniyorum saat geç de olsa. Ama alkollü bir yerden çıkıyorsam yine de tek başıma binmemeyi bir arkadaşımla beraber eve gitmeyi tercih ediyorum. Son yıllarda artık tacize sessiz kalmamaya başladım. Biraz utanıyorum sanki suç benimmiş gibi. İnsanlar garip garip baktığı için; beni onaylayan bakışlarla bakmadıkları için. Otobüslerden bağıra çağıra adamları indirmişliğim de var, dolmuşta adam dövmüşlüğüm de var. Hem çok korkuyorum hem de aslında hiç korkmuyorum. Bazen basiretim bağlanıyor bazen de saldırgana karşı çıkabiliyorum ama karanlık bir sokakta tek başıma olduğum zamanlarda taktiğim sıklıkla en hızlısından evime ya da kalabalığa ulaşabilmek. Öyle zamanlarda korkusuzca saldırgana bağırabileceğimi düşünmüyorum. Kalabalıktan, diğer kadınlardan ve babacan gördüğüm adamlardan güç alma ihtiyacı duyuyorum. Gündüzleri pervasızca girdiğim apartmanın kapısını geceleri eve döndüğümde hızlıca arkamdan kapatıyorum. Dolmuştan inmeden önce elime anahtarlarımı alıyorum ki binanın önünde çok fazla beklemeyeyim. Bir çantadan anahtar çıkarmak ne kadar sürer? O kadar süreliğine bile olsa sokakta kalmak istemiyorum. Hemencik evime gitmek istiyorum. Çok çok çok şanslı bir insanım, evimin içi her zaman huzurlu oldu. Babamdan, dedemden, dayımdan, amcamdan, eniştemden, kuzenimden, sevgilimden korkmadım. Başıma bir şey gelse sığınacağım insanlar oldular. Sokaktan çok korktum ama. Hala da korkuyorum. Ama kendimi de eve kapatmadım. Bir kumar oynuyorum. Belki şöylesi daha doğru: yatırım yapıyorum. Oldukça riskli bir yatırım. Alışacaklar. Herkes alışacak. Sokakta kadın görmeye, yalnız gezen kadın görmeye, yalnız yaşayan kadın görmeye alışacaklar. Geceleri de sokakları da bırakmayacağım. Benim evden her çıkışım gövde gösterisi. Korkuyorum, çok korkuyorum ama topuklu ayakkabılarımdan vazgeçmeyeceğim. Topuklarımın tıkırtısı bazı şerefsizlerin dikkatini çekecek elbette. Ya kaçarım ya savaşırım, en çok o durumda olmamayı dilerim yine de bu benim savaşım.
Çünkü ne benim eteğim, ne aşırı güzel olmam, ne seks bombası gibi dolaşmam tacize uğramamın sebebi. Öyle bir şey yok. En sıradan, en güzel, en çirkin, en kapalı giyinen, en yaşlı, en… en… kadınlar taciz ediliyor. Tacizin sebebi tacizcinin kendisi, onu büyüten akıl, her seferinde tacizin yanına kar kalması. Burnuma kadar atkıyla bereyle kabanla kat kat lahana gibi giyindiğimde de tacize uğradım. Yaz günü uçuşan eteğimle tıkır tıkır yürürken de. Bazı güzel anlarda kadın olduğumu unuttum. Her zaman öyle midir bilmiyorum ama bu yaz Bozcaada’ya tatile gittiğimde istediğim her şeyi giydim, istediğim her yoldan geçtim. Hiç de korkmadım. O nasıl güzel bir his. Dönüşte feribota bindim, indiğim yerden İstanbul otobüsüne bindim. Mola yerinde çay içmeye indiğim gibi de kadın olduğumu bana hatırlattılar. Ben insan olarak yaşamıyorum bu hayatı. Kadın olarak yaşıyorum. Kadın olduğumu bir an unutsam her şey daha güzel, daha parlak olacak.
Benim annem bana otobüste nasıl seyahat edileceğini öğretti, bayağı ben 13-14 yaşındayken. Kadının ciğeri yemedi taciz ederler demeye. Kalabalık olur böyle daha rahat edersin, dedi. Sırtını otobüsün duvarına, camına yaslayacaksın, çantanı da böyle kucağına alıp sıkıca tutacaksın, dedi. Otobüste ayakta seyahat etme rehberi. Arkanı güvenceye al, önünü kolla. Annem bunu nereden biliyor? Çünkü kendisi de taciz edildi. Şimdi yazının burasına kadar gelmiş erkek arkadaşlarımdan rica ediyorum: düşünün. Sizin aklınıza gelmez. Otobüse biner evinize gidersiniz. Ama anneniz kesin tacize uğradı. Uğramış olabilir demiyorum,biliyorum. Kesin. Siz gece içersiniz, taksiye binip gideceğiniz yeri söyledikten sonra başınızı cama dayayıp gözlerinizi bile kapatırsınız belki. Ben GPS’ten gittiğimiz yolu takip ediyorum başka bir yere sapıyor muyuz diye. Benim metrobüs yüzüm var. Metrobüse bindiğimde suratımın şekli değişiyormuş. Bir arkadaşımla metrobüse bindiğim bir seferinde “n’oldu bir şey mi oldu niye öyle bakıyorsun?” dedi. Meğerse önüme çıkanın ağzını burnunu kıracakmış gibi bakıyormuşum. Farkında değilim. Refleks olmuş, düşünmeden yapıyorum. Aşırı tehlikeliyim mesajını veriyorum dünyaya.

Özgecan’ı kendimize benzettik. Ondan bu korku, bu isyanın bir anda büyümesi. Herkes aslında tecavüzün çok yakınımızda olduğunun farkında. Ama bu günlük olarak yaşadığımız korkunun gerçek olduğunu görmek bizi çok fena salladı. Özgecan’la sınıfsal bir ortaklığımız da var; yaşam tarzımızın benzerliği, dolmuşta tek kalma korkusu, direnişi, çantasındaki biber gazı. Ah o çantasındaki biber gazı! Ah o tehlikeyi sürekli bekleme hali! Benim işte bu! Tanıdığım kadınların çoğunluğu işte Özgecan! Yani hep uzak şehirlerdeki köhne evlerde olmuyor bu olaylar. Hep seks işçilerinin başına gelmiyor. Hep küçük yaşta evlenmiş, üç çocuk annesi kadınların başına gelmiyor. Hep küçük bir şehrin küçük bir okuluna giden küçük kızların başına gelmiyor. Hepimiz biliyoruz ki tecavüz burnumuzun dibinde. Tecavüz hiçbirimize çok uzak değil. Güzel ana-babaların çocuğu olan, güzel okullara giden, güzel semtlerde oturan kadınların da başına geliyor. Hepimiz risk grubundayız. Benim 50 yaşındaki başı kapalı mümine annem de risk grubunda, ben de, 20 yaşındaki kardeşim de. Aklınıza gelmez ama bir hayal edin, hani cumartesi günleri pazara falan giden minnacık teyzeler vardır ya 1.50 boya 85 kilo, akça pakça, sağa sola sallana sallana elindeki pazar çantasını sürükleyerek yürür. İşte o teyze de risk grubunda. Çünkü kadın. Tehlikenin bize çok yakın olmadığını hissediyoruz bir şekilde. Ya da düşünüyoruz. Ya da umuyoruz. Bizim arkadaşlarımız yapmaz, bizim sevgililerimiz öyle insanlar değil. İşin doğrusu, bilemeyiz. Ama umuyoruz. Güveniyoruz. Bu savaşta feminist erkeklerle bir arada olmak istiyorum. Evimizi, sokağımızı, şehrimizi, gittiğimiz mekânları, iş yerlerimizi güveneceğimiz insanlarla doldurmak istiyorum. Yanyana duralım istiyorum.
Otobüste falan taciz edilen kadınlar susuyor, yerini değiştiriyor, oturduğu yerden kalkıp ayakta seyahat etmeye başlıyor ya sesini çıkarırsa diğer insanlardan destek gelmeyeceğini bildiği için öyle yapıyor. Aşağılayarak bakmasalar bile aktif biçimde destek bulamayacağını bildiği için. İş yerinde kendisini taciz eden insanı afişe etse o kişinin kovulmayacağını ama diğer iş arkadaşlarının kendisine “yollu bu” diyeceğini, fırsatını bulan diğer adamların da kendisini taciz edeceğini bildiği için susuyor. Kendisini taciz eden adamın iş yerindeki herkese “bana verdi, şöyle siktim böyle soktum” diye yalanlar attığını bildiği için susuyor. Ve insanların kendisine değil nedense o adama inandıklarını da bildiği için susuyor. Kendisine asılan adamı reddetmek için “istemiyorum” demesinin yeterli olmadığını biliyor, “sevgilim var” diyor. Çünkü kadının iradesi de yetersiz. Başka bir erkeğin malı olduğunda ancak dokunulmaz hale geliyor. Spora giderken her seferinde başka bir sokaktan geçiyor kadınlar, aynı dükkânın önünden birden fazla kez taytla geçmemiş olmak için. Eve geç saatte yemek söylediğinde içeride birisi varmış gibi sesleniyorlar. Takside hayali babalarıyla, abileriyle konuşuyorlar. Bu son paragrafta verdiğim örnekler farazi değildir. Hepsini birebir yaşamış kadınları tanıyorum, yakın arkadaşlarım.
28 yaşındayım, deneyimlerime dayanarak şunu iç rahatlığıyla söylüyorum. İnsan yanlış bir şeyin olduğunu hissediyor. Belki kokudan, belki bakıştan, neyse ne. Hayatta kalma içgüdüsüne dair bir şey bu. Yanlış bir şey olduğunu hissediyorsanız orada yanlış bir şey vardır. Kendinizden emin olun. Gün içinde elli tane adamla karşılaşıyoruz. Sadece tacizcilerden o garip hissi alıyorsunuz. Şüpheye düşmeyin, kendinizi sorgulamayın. Topla o bacaklarını deyin, yardım isteyin, afişe edin, kaba görünmekten, “Kezban”” diye yaftalanmaktan, “ilgi çekmeye çalışıyor, aranıyor” demelerinden çekinmeyin. Varsın desinler. Biz birbirimizi biliyoruz. Bu hayatı, bu ülkede, kadın olarak biz yaşıyoruz. Anlattığınızda “Ne giyiyordun?, Saat geç miydi?, Alkollü müydün?” gibi sorular soranlara (bunlar zaman zaman kadın da olabiliyor ne yazık ki) konunun bununla ilgisi yok deyin, çünkü gerçekten ilgisi yok. Kendinizden asla şüpheye düşmeyin. Utanmayın, asla utanmayın.
Biz bugün tacize sessiz kalmamaya karar verelim. Hadi öncelikle kadınlar olarak, hepimiz bunu yapalım. Geriye kalanlar, siz arkamızda duracak mısınız? Abartma canım diyecek misiniz? Ne var, arkadaşça yaklaşmıştır, sen yanlış yorumlamışsındır diyecek misiniz? Tacizciyi teşhir ettikten sonra da o insanla arkadaşlığınızı sürdürecek misiniz? Yanlış anlamışsındır, yoktur bir şey, otobüs kalabalık yanlışlıkla değmiştir diyecek misiniz? Nokta virgül gibi amına koyayım demekten vazgeçecek misiniz? Senin de orada ne işin vardı, o adamla niye görüşüyorsun gibi sorularla kurbanın davranışlarını sorgulamaktan imtina edecek misiniz? Zihninizi temizlemeye, dilinizi temizlemeye, harekete geçmeye hazır mısınız? Bu mücadeleye bizimle girecek misiniz?
Siz gelmeseniz de biz bu işin peşini bırakmayacağız. Ama birlikte olursa daha çabuk olacak, daha az yara alacağız, daha az kadın ölecek, daha az kadın tecavüze uğrayacak, daha çok insan hukukun gereğinin yapılacağına güvenecek. Önümüzde uzun bir yol var ve çok meşakkatli. Sadece tecavüzcülerle uğraşmıyoruz zira onları yetiştiren kültürle de uğraşıyoruz; bütün bir memleketle; erk sahibi sapıklarla, işin kolayına kaçanlarla, kanunları uygulamayanlarla, görevini savsaklayanlarla, tecavüzcüyü cezalandırmak için tecavüzü isteyenlerle, kendi ahlakını başkalarına dayatanlarla; tecavüzü lanetleyen ama kendisiyle yatmak/çıkmak istemeyen kadını “ikna etmek” kisvesi alında zorlayan ve bunun normal olduğunu düşünen çok beyaz yakalı, çok burjuva, çok yakışıklı, belki çok solcu adamlarla; başka kadınlara kaşar diyen kadınlarla; özetle hepimizin içindeki şeytanla uğraşıyoruz. Kolay değil, çok çok çok zor. Önce kendimizden başlayacağız. Dilimizi, bakışımızı, eylemimizi, zihnimizi temizleyeceğiz. Kadın olduğumu unutacağım günlerin hevesi ve umuduyla bu yolda yürüyorum. Gerçekten yanımda mısınız? Var mısınız?

Büşra Alparslan

Dosya: İÜPK Sinema Atölyesi

“İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemelidir.”

Johann Wolfgang von Goethe

Biz ilk başta İstanbul Üniversitesi Psikoloji Kulübü çatısı altında bulunan İÜPK Kültür-Sanat Takımı olarak birkaç kişilik bir arkadaş grubuyduk. Bir arada bulunma sebebimiz aldığımız psikoloji eğitimini; takip ettiğimiz, hayranı olduğumuz diğer sanat dalları üzerinde kullanmak istememizdi. Bir filmi sadece izlemek, bir kitabı sadece okumak istemiyorduk mesela; keşfetmek istiyorduk. Derinliğine inebildiğimiz tüm eserler bize haz veriyordu.

“Bu ilgiyi nasıl kullanışlı ve keyifli hale getiririz?” diye düşünmeye başladık. Bu derece kapsamlı bilgi elde etmek ancak farklı alanlardan katılımcılarla mümkün olacaktı. Eksik kaldığımız noktalarda birbirimize destek olacak; fikirlerimizi, hislerimizi paylaşacaktık. Beklediğimiz özellik, alanda yetkinlik değil; ilgili, meraklı ve paylaşıma açık olmaktı. Nitekim yalnız değilmişiz ki kısa sürede kalabalık hale geldik. Toplantılar yaptık. “Neler yapalım?” üzerine konuştuk. Amaç üzerinde karar kıldıktan sonra alan ve zamanı ayarladık ve hemen ertesi gün ilk atölyeyi gerçekleştirdik.

28 Kasım günü kafamızda “Acaba başarılı olabilecek miyiz? Nasıl geçecek? İnsanlar sevecek mi?” gibi bir ton soru ile başladığımız ve her cuma akşamı KAGEM’den ayrılırken “En güzeli bu haftaydı!” dediğimiz, çok sevdiğimiz atölyenin, finallerimizin başlayacak olması sebebiyle, bu dönemki dördüncü ve son oturumunu 19 Aralık akşamı gerçekleştirdik.

Gelin neler yaptığımıza bir bakalım.

Her cuma akşamı için birlikte karar vererek seçtiğimiz filmlerin gönüllü bir moderatörü oldu, onlar çalışırken aynı zamanda biz de çalıştık ve herkes fikirlerini ortaya koyunca yarı sohbet, yarı ders kıvamında iki saat geçirdik.

İlk hafta Spike Jonze’un “Her” filmi üzerinde, Eray Meşeli moderatörlüğünde konuştuk. İlk oturumu yapacak olmanın verdiği tüm kaygılarımızı, korkularımızı oturum sonunda atlattık, geriye yalnızca tatlı bir heyecan ve gelecek haftaların sevgi-merak karışımı kaldı. Üstelik Eray’ın elimizde olmayan durumlardan ötürü hazırlanmak için yalnızca bir günü vardı ve bunun üstesinden en iyi şekilde geldi.

her

İkinci hafta Alfred Hitchcock’un “Marnie”sini konuştuk, bu hafta moderatörümüz Ersin Sel oldu. Sadece film üzerine konuşmakla kalmayıp bize sinemada belli başlı terimlerden, öykü üçgeninden; klasik sinema, minimalist sinema ve antisinema’nın özelliklerinden bahsetti. Hatta sonraki haftalarda bizi sözlü bile yaptı. Tam bir öğretmendi.

Processed with VSCOcam IMG_4348

Marnie’yi diğer hafta Hayao Miyazaki’nin “Sprited Away”i izledi. Hülya Ergün bize tüm tatlılığıyla bazı temel psikanalitik kavramları da anlatarak Carl Gustav Jung ve Joseph Campbell’ın yaklaşımlarından hareketle bir sunum ve film okuması yaptı. Farklı açılardan bakarak pek çok okuma yapması, içeriği zenginleştirdi. Hülya “Anlatacaklarım bu kadardı.” dedi ama hiçbirimiz gitmek istemiyorduk. “Hadi en sevdiğimiz kısımları açıp izleyelim.” dedik ve yaptık da. Sanırım bu küçük odadan ayrılmak istemeyişimiz böyle başladı.

IMG_9919 MVI_9922.MOV.Still003

IMG_9924

Son hafta; gösterime gireli çok olmasa da tüm sinema dünyasına damgasını vuran, eminiz ki herkesin muhakkak duyduğu, hakkında fikir sahibi olduğu Christopher Nolan’ın Interstellar’ı üzerine konuştuk. Henüz çok taze bir film olduğu için iddialı bir şeyler elbette ki yapamazdık, bu yüzden bir sunum bile hazırlamadan, yuvarlak masa toplantısındaymışçasına sohbet ettik, fikirlerimizi dile getirdik, yeri geldi zıt görüşlerimizi tartıştık ve hepimiz mutlu bir şekilde ayrıldık. Bu kadarla da sınırlı değildi tabii, Interstellar’ı tartıştığımızı duyup merak eden, ilgisini çekmiş pek çok kişi bize katıldı ki en kalabalık olduğumuz haftaydı. Üstelik sadece psikoloji ve sinemayla da kalmadık, genetik bölümünden Kübra Avcı, fizik bölümünden Burak Kay da kendi alanları ile filmin ortak noktalarını buluşturarak bize pek çok bilgi kattı. Bunun dışında felsefe, edebiyat, eczacılık gibi pek çok bölümden de misafirlerimiz vardı.

IMG-20141220-WA0004(1) IMG-20141219-WA0003 IMG-20141219-WA0002

Tüm bu dört hafta için vakitlerini ayırıp bize katılan herkese teşekkür ederiz. Bahar döneminde de devam edeceğimizi ve ilgilileri davet ettiğimizi belirtmek isteriz.

İÜPK Kültür-Sanat Ekibi