Dosya: İÜPK Sinema Atölyesi 2

Dönemin bitişinin üzerinden uzunca bir zaman geçti, biz de daha fazla zaman kaybetmeden iki dönemdir düzenli olarak devam ettiğimiz Sinema Atölyemizde bu dönem neler yapmışız hatırlatmak istedik.

Açılışı Hülya Ergün “Sinema ve Psikanaliz” konulu sunumu ile yaptı. Hem sinemanın hem de psikanalizin tarihçelerinden kısaca bahsedip ikisinin ortak paydada nasıl buluştuğunu anlattı.

sa1

Sonraki oturumda ise eğlenceli bir sunumla Başak Nuhoğlu bize eşlik etti. Bu kez de “Sinema ve Müzik” ilişkisini inceledik. Başak bize Hans Zimmer, Yann Tiersen gibi bestecileri tanıttı. Sonlara doğru film müzikleri ile ilgili bir yarışma da yaptı. Kazanan için bir ödülü bile vardı.

sa2.1sa2.3

Üçüncü oturumu ise Wes Anderson sineması üzerinden devam ettirmek istedik. Eray Meşeli bize “Hotel Chevalier” ve “The Darjeeling Limited” filmleri üzerinden yönetmenin tarzını anlattı. Filmlerinde kullandığı renkleri, simetri tutkusunu ve alt metinleri gösterdi.

sa3.1

Sonrasında da alanımızın içinden bir konu seçtik. Elif Baştan ve Melike Gökcen; otizm, asperger sendromu gibi yaygın gelişimsel bozuklukların sinemada nasıl işlendiğini “Simple Simon” filmi üzerinden anlattılar. “Simple Simon” dışında; “Adam”, “Mozart and The Whale”, “My Name is Khan” filmlerinden de kesitler göstererek sunumu zenginleştirdiler. Pek çok örnek ile yararlı bir atölye oldu.

Son oturumumuzda ise İstanbul Üniversitesi Rehberlik ve Danışmanlık Servisi’nde görev yapmakta olan Psikolog İskender Özatlı davetimizi geri çevirmeyerek, kendisinin de terapilerinde başvurduğu bir yöntem olarak sinematerapiyi anlattı. “Lars and The Real Girl” ve “Sevmek Zamanı” filmleri üzerinden dokunmak ve gerçeklik kavramları ile saplantılı aşk, terk edilme ve reddedilme duygularını tartıştık. Dönemi bu şekilde kapattık.

sa5

Bu beş atölyeye zamanını ayırıp katılan, daha çok zamanını ayırıp sunum yapan herkese çok teşekkür ederiz. En önemli teşekkürümüz ise mezun oldukları için görevlerini ve atölye mirasını bize bırakan Elif Baştan ve Hülya Ergün’e. Siz olmasanız yapamazdık, iyi ki vardınız! Sizi çok seviyoruz ve meslek yaşantınızda da böyle güzellikler diliyoruz. Gelecek dönem görüşmek üzere, beklemede kalın.

İÜPK Kültür-Sanat Takımı
Seray Kıvanç & Melike Gökcen

Reklamlar

İstanbul Psikoloji Yılın Enleri – 2014

2014 yılının sonuna gelmişken geride bıraktığımız koca bir yılın en’lerini Hamdullah Tunç arkadaşımız seçti 🙂 İşte yılın en’leri karşınızda;

  • yılın kulübü                İÜPK
  • yılın danışman hocası                  İlknur Hoca
  • yılın atarlısı                 Mahmure Özbakır
  • yılın batakçısı                 Kardelen Ertürk
  • yılın sporcusu                Elif Balıkçı
  • yılın kararsızı            Pelin Öztürk
  • yılın iddaacısı               İsmail Mutlu
  • yılın çok ders çalışanı              Muhammed Demirtaş
  • yılın başkanı           Ecem Uzun
  • yılın feministi                Sadrettin Onay
  • yılın post-modern mizahçıları                Elif Baştan – Melike Gökçen
  • yılın fenomen hocası              Tolga Hoca
  • yılın fakiri             Ben (Hamdullah Tunç) 😥
  • yılın zengini            Beril Nisa Can
  • yılın bilimcisi                 Fatih Akıncı
  • yılın ödipi             Ebru Karataş
  • yılın batı hayranı              Başak Hazal Kaçar
  • yılın derste en iyi not tutanı              Özge Çukur
  • yılın en çok caps göndereni               Hale Zeliha Kelleci
  • yılın trolü               Cihan Yıldırım
  • yılın fenerbahçe’lileri               Samet Arslan – Nurcan Turan
  • yılın galatasaray’lısı           Caner Karakaya
  • yılın beşiktaş’lısı          Ceyda Gezgen
  • yılın yalnızı          Nebil Bozyikit
  • yılın sürpriz aşığı          Mehmet Akif Çeçen
  • yılın en çok özleneni          Tugay Karaoğlu
  • yılın en çok favlayanı          Ayşe Duygu Enhoş
  • yılın polemiği          3ler ve mezunlar arasındaki psikanaliz kavgası
  • yılın en çok kullanılan iki kelimesi            BÖYLE YAPACAKSAN
  • yılın cool’u              bu sene de açık arayla ERTAN HOCA
  • yılın ağabeyleri              Kemal Abi – Ali Ekber Abi
  • yılın yurttan kurtulanları              Burcu İldeniz – Rabia Karaoğlu – Buse İnanç
  • yılın en iyi çıkış yapan hocası           Çağatay Hoca
  • yılın inzivacısı                    M. Burhan Gerger
  • yılın sabah 8 akşam 5’çisi                   Sinem Gazez
  • yılın genel kültürlüsü              Seray Kıvanç
  • yılın en çok tweet atanı                 S. Sabri Genç
  • yılın akademisyeni              Özlem Hoca
  • yılın sinemacısı               Hülya Ergün
  • yılın bir oturuşta en fazla yemek yiyeni                Ecem Tamer
  • yılın en eyeliner’i                  Güneş Yetgin
  • yılın derslerde en çok konuşanı            Canan Çetin
  • yılın en çok bölüm okuyup derslere pek gelmeyeni        Zeynep Yavuz
  • yılın çanı en çok yükselteni                Yağmur Telefoncu
  • yılın sosyal sorumluları              Duygu Korkmaz – Melike Kalkan
  • yılın seminer takımı               Gülfidan Erdoğan – Melike Amet – Öznur Ballı
  • yılın kyk’lısı                Duygu Milkar
  • yılın en iyi çıkış yapan 1.sınıf öğrencileri         Miray Kubilay – Abdürrahim Özkan – Elif Şahingiray – Fatih Köseoğlu – Ahmet Şeker – Simay Alptekin – Burak Sert – Bahadır Akçeşme

Tutunamayanlar

“Önce kelime vardı” diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık… Kelimenin bittiği yerden başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.”

Binlerce yılda türetilen o kelimeleri bir araya getirmek için yaratılmış Oğuz Atay. Önce Oğuz Atay’ın hayatına bakalım biraz:

İTÜ İnşaat Mühendisliğini bitiriyor ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi oluyor. Aydın sınıfının ortasında bir mühendis. 36 yaşına kadar yazmayı düşünmüş mü bilmediğimiz Oğuz Atay, 1970’de TRT’nin açtığı yarışmada “Tutunamayanlar” kitabıyla birincilik kazandı. 1977’de 43 yaşında öldü. Beyninde ur olduğunu öğrendi ve yazmaya başladı. Öleceğini bilerek yazılmıştır Oğuz Atay’ın bütün kitapları. Hepsinde bir ölüme gidiş onun aceleciliği ve karamsarlık biraz olsun insanlara umut vardır. “Canım İnsanlar” ve “Bat Dünya Bat” cümlelerini görürüz aynı satırlar içinde.

Bir mühendis düşünün beyninde bir ur olduğunu öğrensin ve yakında öleceğini. Sonra da kalan hayatını ölünceye kadar bütün gücüyle yazmakla geçirdiğini…Tutunamayanlar’da kalan kısa ömrün aceleciliğini görmek mümkün. Şimdiye kadar benimsenmiş bütün edebiyat tarzlarından bir şeyler serpiştirilmiş. Hepsinde de bir ustalık… Kitabı okurken bir anda karşınıza 600 satırlık şarkı ya da bir anda karşınıza 60 sayfalık imlasız bir nesir bölümü çıkıyor. Birincil şahısla anlatılırken bir anda gözlemcinin gözüne geçiş yapıyorsunuz. Kelimelerin seçimi kullanışı zevk veriyor gülümsetiyor okurken. Ana karakterin kendisiyle Olric’le ve Selim Işık’la yani aslında tamamen kendisiyle konuşması onların olma ve olmama durumların karışıklığı…

Kitap Turgut Özben’in kaybolmasıyla ilgili bir başlangıç yapıyor bize. Turgut Özben Oğuz Atay’a bir mektup yollamış benim hayat hikayem bu demiş. Oğuz Atay’da bunu bastırmış. Turgut Özben’in kitabı oluyor roman. Postmodern roman anlayışı işte ara ara anlamıyoruz nerelerde ne oluyor ama biraz biraz tekrar okuyunca düzeliyor her şey. Ana karakterimiz Turgut Özben. Turgut Özben’in kaybolmasıyla başlıyor demiştik. Turgut Özben’nin macerası da üniversiteden arkadaşı Selim Işık’ın garip bir şekilde bir anda intihar etmesi ve Turgut Özben’in de Selim Işık’ı araması.

Roman karakterlerimizin ikisi de mühendis. Bir de Olric var tabi onu unutmamalı. Olric Turgut Özben’in hayali karakterleri. Olric o kadar ünlü oldu ki kitabı okumamışsanız bile bir şeyler biliyorsunuzdur elbet. Kitabın daha başlangıcında: “O zamanlar daha Olric yoktu, daha o zamanlar Turgut’un kafası bu kadar karışık değildi.”  Olric giriyor romana. Birkaç örnek verlim hemen:

 Olric, insan nedir biliyor musun? Ağaçları kesip kağıt yapan, sonra o kağıda, ağaçları koruyun, yazandır.”

Yağmur yağıyor Olric; ıslanıyor etraf. Ağlasak kimse anlamaz değil mi? Anlamaz efendimiz. Tut ki güneş açtı. Papatyalardan taç yapar mı saçlarımıza? Bilinmez efendimiz. Yıldız kaydığında diler mi bizimle olmayı? Sanmam efendimiz. Ben de sanmam. Gidelim Olric. Gidelim efendimiz.”

İşte böyle cümlelerle insanın kalbini alıyor kitap. Anlatılacak çok fazla şey söylenecek hiçbir şey yok gibi. Bir iz bırakıyor kesinlikle. Karmakarışık bir figür kalıyor beyninde. Efsanevi cümleler.Üzerinde konuşulurken heyecanlandıracak şeyler. Ben daha fazla içeriğini anlatmadan mutlaka okuyun demek istiyorum. Kalınlığı ürkütmesin sizi. Okumadan ölünmeyecekler listesinde ilk sırayı alır mutlaka. Hatta yaşarken okunmadan yaşamaya devam edilmeyecekler listesinde de en üstlerdedir kesin.

Bir de son olarak şundan bahsetmek istiyorum. Ben okurken Turgut Özben’in de Selim Işığın’da Olric’in de aslında Oğuz Atay olduğunu düşündüm hep. Kendini yazmış kendini parçalamış ve her parçasına ayrı görevler vererek kendini aratmış,kendini öldürmüş kitabında bence. Öleceğini bilerek yazdığını düşündüğümüzde kendi ölümünü irdelemiş diyebiliriz belki.Zaten Oğuz Atay’ın hayatı hakkındaki anekdotlara bakınca da bu düşünce doğrulanıyor gibi.Hatta Oğuz Atay’ın öldükten sonraki günlüğünde beni daha yaşarken unuttular gibi bir cümlesi var. Turgut Özben’in ölmüş Selim Işık’ı arayıp onu bir şekilde kafasında yaşatması bir farklı anlam kazanıyor.

Burak Sert / Psikoloji 1. sınıf

 

 

 

YURDUM İNSANININ PSİKOLOG ALGISI – BİR PSİKOLOJİ ÖĞRENCİSİNİN DRAMI

Hepimiz psikoloji öğrencisi olarak çevremizde çok farklı diyaloglara, bize karşı yapılan yorumlara şahit oluyoruz. Hem de çok fazla… Artık bazıları klişe sözlerken(benim aklımı okuyabiliyor musun?) bazen de çok yaratıcı yorumlarda bulunabiliyor insanlar. Biz de kendi anılarımızı derledik size sunuyoruz eğer sizin de böyle anılarınız varsa(ki eminim vardır) yorum olarak gönderebilir ya da bizlere mail atabilirsiniz.

Buyurun keyifli okumalar 🙂

 

 

-Benim favorilerim “psikoloji doktoru” ve psikolojist” sanırım. Bir de herkes bizi birine “şöyle yap böyle yap” diye yol gösteriyoruz sanıyor. “Yok biz öğüt vermeyiz onun kendi yolunu bulmasını sağlarız” deyince de “kusura bakmayın bir halt etmiyormuşsunuz”a getiriyorlar lafı 😦

 

-Pasaport başvurusuna gittiğimde kelli felli bir polis amca birden “Sence benim psikolojim nasıl?” demişti hiç unutmam haha 😀 “Çok iyi” diye yapıştırdım ben de

 

-İnsanın en yakınları bile konuyu kimi zaman yanlış anlayabiliyor. Babamın rahatsızlığı için birlikte doktora gittik. Babam kızıyla övünmek için belki de gözünde bizi doktorlarla eşit yere koyduğu için doktora ilerde meslektaşı olacağımı söyledi ve ben de doktorla 15 dk bilmediğim hastalıklar hakkında anlıyormuş gibi çaktırmadan konuşmak zorunda kaldım 😦

Burcu İldeniz

 

-Aile yakınımızla sohbet ediyordum ve işlediğim dersler hakkında bilgi edinmek istedi. Ben de aklıma gelenleri en yalın haliyle anlatmaya çalıştım ve bana “aa bizim ilkokulda gördüğümüz dersler” dedi. Bunları mı görüyorsunuz diye de alaycı bir tavır takındı. Ben de “sorma eğitim seviyesi gittikçe düşüyor ülkede” dedim konu kapandı.

 

-Klasik ilaçlarımı yazdırmak için aile hekimine gitmiştim. İzindeymiş doktorcuğum başka birinden sıra aldım. İçeri girer girmez “rapor vermem ama” dedi. “Rapora ihtiyacım yok üniversite okuyorum tatildeyim” dedim. Psikoloji okuduğumu öğrenince “hayatının hatasını yapmışsın” diye başlayarak uzunca bir nutuk çekti. “Kendin delireceksin delilerle uğraşmaktan” diye de ekledi. “Sakın kaybedeceğin bir yılı düşünme hayatın kararır bir daha dene” diye konuştu. Kısa bir tartışmanın ardından ilaçlar aklıma gelince usulca “haklısınız bu konuyu düşüneceğim” dedim ve neyse ki sağ salim uzaklaşabildim.

 

-Psikoloji mi? Öğretmen olabiliyorsun ama değil mi? İlaç yazabiliyor musun? Ee ne işe yarıyorsun o zaman? Ha sen şu konuşansın. Konuşarak sorunlar mı halledilirmiş. Ne oluyorsun şimdi sen? Psikiyatrist mi Psikiyatr mısın? …ve onlarca soruyla karşılaşmaktır psikoloji okuduğunu söylemek.

 

-Birkaç gün önce kuzenimin nişanlısı ile tanıştım. Konu nerden açıldı bilmiyorum ama söylediğini hatırlıyorum: “Ee ne zaman çocukluğuma iniyorsun?”

Nihan Özant

 

-Yıllardan beri tanıdığımız aile dostumuzun oğlu inanılmaz akıllı aynı zamanda bir o kadar da yaramaz ve söz dinlemiyor. Annesinin bana önerisi “ne zaman mezun oluyorsun? Doktoranda benim çocuğu incelersin başka böyle vaka bulamazsın. Hahahaha” –hıı oldu o zaman ben bir gidip inceleyeyim.

 

-Annemle geçti bu diyalog psikanalizi yeni öğrendiğimiz zamanlar. Anne dedim “ben psikanalist olacağım bilişsel davranışçı terapist olmayacağım”. “A a ben hiç öyle bir şey duymadım, kimse de o zaman gelmez sana” cevabını aldım. Tamam dedim psikanaliz bitmiştir benim için 😀

Ecem Uzun

 

-Annem bir keresinde “kızım İstanbul Üniversitesi’nde Tıp okuyor” demiş bulundu. Gece boyunca tıp okuyor numarası yapmak zorunda kalmıştım 🙂

Duygu Milkar

 

-“Ya şimdi bu yaşam koçluğu nasıl oluyor? Ben de sertifika aldım şimdi sen yapabiliyor musun?” diyen bir arkadaşımın ablası vardı. İngiliz dili ve edebiyatı bitirip öğretmenlik yapıyordu kendisi aslında 😀

Güneş Yetgin

 

-“Ya siz milyarlar götürüyorsunuz bu işten benden de para almazsın” diyen teyzeler, amcalar, akrabalar çok tabii..

Melike Kalkan

 

-Bir gün arkadaş ortamında konuşuyoruz. Benim yaşımda bir kız bölümümü sordu. Psikoloji dedim. “Ee sen şimdi anlıyor musun?” dedi. “Neyi?” dedim. “Bizi, hislerimizi” falan diye saçmaladı. Ben de sanki anlamam gerekiyormuş gibi mahcup oldum falan dedim “yok ben daha yeni başladım” Kız dedi “aa benim kadar biliyorsun yani” “Psikoloji mi okuyorsun diye sordum” Kız “radyo televizyon” dedi. O kızı hiç anlayamadım sonra.

Kardelen Ertürk

 

-Anı niteliğinde olur mu bilmem ama böyle bazen farklı konuşmalar yapıp farklı hareketler sergileyince annem “bu kız daha bir yıl okudu böyle oldu, mezun olana kadar olan aklını da yitirir” diyor hep 😀

Seray Kıvanç

 

-Çok sevgili bir arkadaşımın “Siz hipnoz öğreniyor musunuz?” sorusuna Hayır cevabını verdiğimde “Öğrenin lan ben hipnozla kız tavlayacağım bana öğreteceksin” demişti.

Samet Arslan

 

-Yorucu bir günün ardından eve dönüyorum ve metronun uzun merdivenlerinde yaşlı bir amca yol sordu. Tarif ettim konuşacak başka şey kalmadı yoluma döndüm ama tabii amca durur mu illa “okuyor musun kızım nerde?” diye sordu. Psikoloji okuduğumu söyledim ve şimdiye kadar duyulacak en korkunç yorumlardan birini duydum: “Hee o zaman sen insanın yüzüne bakıp kilosunu tahmin ediyorsundur.” dedi. Bir süre donup kaldıktan sonra “Yok amca alakası yok öyle şeylerle bizim mesleğin” dedim ve sanki itiraf ettirmeye çalışır gibi “Hadi hadiii yapıyorsunuzdur” demesin mi.. Bir anlığına böyle bir şey yapmam gerektiğini düşündüm. O yürüyen merdiven bitmedi, sonu gelmedi…

 

-Bir gün dedem “okul nasıl, geçtin mi sınıfı?” diye sorduğunda “Güzel dede geçtim hepsini. 3. Sınıf oldum” dedim gururla. Sonra dedem başladı klasik konuşmalar “Aferin kızım çalış bitir okulunu. Mezun ol yerini ben açacağım senin yerini. Doktor kızımız var deriz artık” diye övdü övdü sonra nasıl geldi oralara bilmiyorum ama “Okuyacaksın o kadar yıl da neticede olacağın deli doktoru yaaniii” “Dede niye öyle diyosun ama” diyince de “Tabii kızım öyle öyle” dedi. Önce beni tuttu göklere çıkardı sonra da ordan aşağı bıraktı bir anda sanki 🙂

Elif Balıkçı

 

-Komşumuz çocuğunu psikiyatra götürüyor, sırf çocuğu hiperaktif diye ve doktor bu çocuğa sakinleştirici ilaç veriyor. “Neden psikoloğa gitmediniz?” dediğimde de “Konuşmakla bir şey olmaz ki ilaçsız nasıl iyileşsin insanlar” dedi…

 

-Ve yine üniversite mezunu genç arkadaşımız psikoloji okuduğumu öğrenip ”Pdr yani di  mi” diyerek klişe soruyu yöneltti. Hayır psikolog olacağım deyince de “olsun o da güzel” dedi. Acıyan bakışlar eşliğinde…

Öznur Ballı

İstanbul Psikoloji’ye Giriş II – Daha yakından bakış

Tercih döneminin ardından aramıza yeni katılacak taze psikolog adaylarına hitaben Ecem Tamer’in fragman tadındaki yazısından esinlenerek bir şeyler yazmak istedim. Birinci sınıf gözlemlerini aktardığı bu yazıda diğer birçok arkadaşım gibi kendimi gördüm ve şaşkınlıkla iki yılın çabucak geçip de artık 3.sınıf olduğumu düşündüm. Belki de şu yazdığıma yeni mezun arkadaşlarım isyan edip “Biz 4 yılın nasıl geçtiğini anlamadık sen neyin kafasındasın!” diyebilirler ki dediler de 🙂 Ben de kendi çapımda zamanın nasıl geçtiğine şaşırıyorum hoş görün işte 🙂 Hafızası çok da güçlü olmayan biri olarak kayıt gününü, okuldaki ilk günü, oryantasyon gününü, ilk ders gününü(ki bu oryantasyonun hemen ertesi günü sabah 08.00 sularındaki sınıfça kafamızı biraz duvara tosladığımız bir dersti) sanki çok yakında olmuş gibi hatırlamak garip geliyor.

Neyse gelelim İstanbul Üniversitesi’ne, İstanbul Psikoloji’ye… Şimdiye kadar gördüğüm, yaşadığım şeylerden küçük ipuçları vermek istiyorum:

– Öncelikle birçok kişi hayalini kurduğu büyük İstanbul Üniversitesi kapısından girip ders görmeyeceğini öğrendiğinde biraz bozulacak.

– Daha sonraki kriz(kızlar için) kız öğrenci nüfusunun oldukça fazla olduğu bir fakültede tahmin ediyorum çoğu kişi kızlar tuvaletini arayıp bulamayacak.

– Çoğu kişi okulun karmaşık koridorlarında kaybolup çok dolaşacak ama yine de bu eski ve gösterişli binaya hayran kalacak.

– Fakülte içindeki kedileri sevenler, sevmeyenler, korkanlar olacak. Hem sevip hem de “yettiniz be” diyenler olacak(özellikle kantindekilerden). Ayrıca zamanla kedileri tanıyıp selam bile vereceksiniz. Hatta “bu bizim koridorun kedisi bu katta ne işi var” diyebilirsiniz bile. Ara sıra eğitim aşkıyla derslere giren kedilere de değinmeden geçemeyeceğim.

– Gözünüz kapalı bulacağınız en önemli yer Amfi 3 olacak. Diğer amfilerin yerini uzun bir süre arayacaksınız.

– Birinci sınıf boyunca “çok boş zamanımız var, çok az dersimiz var” diye yakınanlar olacak. Ya da bunu değerlendirip uzun tatiller yapanlarınız.

– Sizin de onlarca “ilk hastanız” olacak. Psikoloji okuduğunuzu öğrenince yalan yanlış bütün psikoloji bilgisini size anlatmaya kalkan bir sürü insanla uğraşacaksınız.

– Sürekli adını duyduğunuz psikolojik filmler olacak.

– Piaget sizin babanız, Vygotsky canınız olacak(bir Sema Hoca deyişidir). Erikson her yerden çıkan gıcık olduğunuz ama kopamadığınız arkadaşınız olurken, Freud’un neyiniz olduğunu tanımlayamayacaksınız.

– Hergele meydanı en acil işlerinizden, boş vakitlerinize kadar genel buluşma noktanız olacak. Asıl adının Şeref Holü olduğunu çok sonra öğreneceksiniz(tabii bu yazıyı okumazsanız). Çünkü hocalar bile kendisine Hergele diye hitap ediyor.

– Ayrıca Hergele’de her türlü etkinlik, eylem, halay çeken öğrenciler vs. aklınıza ne gelirse şahit olacaksınız.

– Zaman zaman adeta okulun içinde yaşayan polisler sizden biri olacak.

– Yaz, kış orta bahçedeki boş olan havuzun etrafında oturup ders aralarını dolduracak ve bazı öğrencilerin orta bahçenin demirbaşı olduğunu düşüneceksiniz.

– Vize, final dönemi gerçekleşen not alışverişinde fotokopiciler için “ne para götürüyorlardır be” muhabbetleri bitmeyecek.

– Ayrıca sınav dönemi dolup taşan Merkez Kütüphanede sabahlamak en büyük hobiniz olurken, 2 hafta boyunca kütüphanede yaşayanlara da şahit olabilirsiniz.

– Okula yakından gelenlerinizle, uzaktan gelenleriniz arasında “ben iki saat yol geliyorum her gün, sen gelmeye üşeniyorsun” gibisinden tatlı tartışmalar yaşanacak.

– İstanbul’un göbeğinde, adım atsanız tarihi bir yer ya da bir turistle karşılaşacağınız, bazen istemediğiniz kadar kalabalık olan caddeler, sokaklar, tramvaylara rağmen İstanbul Üniversiteli olmanın keyfini yaşayacaksınız.

– İstanbul Psikoloji’nin sıcak insanlarıyla tanışıp bu kocaman aileye dahil olacaksınız. O seminer senin, bu etkinlik benim, hadi şu maça da gidelim, aa Psikoloji Günleri de varmış diyerek günleriniz geçecek.

Her şeye rağmen hayatınızdaki “iyi ki”lerden biri olacak İstanbul Üniversitesi.

Anlattıklarımın kulağa hoş geldiğini umarak, tüm gevezeliğime katlandığınız için teşekkür eder ve tekrar İstanbul Üniversitesi’ne hoş geldiniz derim 🙂

 

Elif Balıkçı

İÜ Psikoloji 3.sınıf

İstanbul Üniversitesi’nde Psikoloji’ye Giriş – İlk Bakış

Hazır okul yerleştirmeleri başlamışken ben de yeni birinci sınıfı bitirmiş biri olarak istanbul üniversitesi psikoloji ile tanıştığım, kaynaştığım o ilk yılı kısaca yeni gelenlere bir önizleme, bölümdekilere de bir hatırlatma olması amacıyla anlatayım dedim.

Geçen sene bu zamanlarda annemle beraber o okul tanıtımı senin bu okul tanıtımı benim geziyorduk. Tabi vakıf üniversitelerinde ilgi alaka çok olunca ben de bir şımarıklık başlamış devletlere dudak bükerek bakıyordum. Derken annem beni oflata puflata beyazıta getirdi. O dillere destan tarihi kapıdan geçip tanıtım masalarına yaklaştık. Tabi ben diğer tanıtımlardaki gibi etrafıma doluşup okul hakkında övüp duracaklar diye beklerken bir baktım ki insanlar soru soruyor ve tanıtımdakiler kısa kısa cevap verip laf kalabalığından kaçıyorlar. Üniversitenin genelinde ‘bizim adımız markamız, fazla söze gerek yok’ havası hakimdi. Hele bir de psikoloji okuyacaksam bu okulda okumam lazım deyip başladım istanbul üniversitesi macerama.

İlk başlayan herkesin sorunu, okulda dönüp dolaşıp koridorları karıştırmak… Hangi amfi neredeydi, kantin ne taraftaydı? İlk ayım binanın karışık mantığını anlamaya çalışarak geçti. Bir senenin sonunda ihtiyacım olan bütün amfilerin yerini öğrendim allahtan. Gerisi ilerki zamanın sorunu.

Bölüme kendimi daha yakın hissetmem psikoloji kulübü ile tanışmamla oldu. Her dönemden insanlarla ve onların tecrübeleriyle tanıştım, düzenledikleri etkinliklerle iü psikolojinin markalaşmış kalitesini daha iyi anladım. Sağolsunlar her biri biz yeni başlayan öğrencilerle çok ilgiliydiler merak ettiklerimizi cevapladılar, ödevlerde yardımcı oldular ve bizi kulübün birer parçası haline getirdiler. Bu kulüp sayesinde okul sadece derse geldiğimiz yer olmaktan çıktı ve eğlenebildiğimiz kendimizi geliştirebildiğimiz bir yer oldu.

Bu sene iü psikolojiye yeni başlayacak olanlara sesleniyorum. Koridorlarda dönüp dolaşıp amfi ararken, kantin neredeydi derken, yemekhanede yemek yerken bir anda duyuru yapıldığında, hergelede düzenlenen etkinlikleri görünce şaşırdığınızda, psikolojinin hiç düşündüğünüz kadar basit olmayıp bir çok dala ayrıldığını farkettiğinizde, psikoloji günlerinde okulunuzla gurur duyduğunuzda, sıralarınızı kedilerle paylasip koltuklarda saatlerce sınavlara çalıştığınızda anlayacaksınız ki siz de artık bu tarihi binanın darülfûnun-i osmani’nin yani istanbul üniversitesi’nin bir parçası olmuşsunuz. Hayırlı olsun ve hoşgeldiniz 🙂

 

Ecem Tamer

İÜ Psikoloji 2.sınıf

İÜ Psikoblog’dan Merhaba!!

İşte geldik buradayız!

Hep birlikte, bir arada gerçekleştirdiğimiz(ve daha da gerçekleştireceğimiz) pek çok etkinlikten sonra bir de blog mu kursak dedik. Uzun zamandır düşündüğümüz şeyi bu günlerde yaptık. Kutlu mutlu olsun! Bol eğlenceli, bilgili, okunası yazılarla dolsun 🙂

Psikoloji bilimine ilgi duyan, bu alanda yazmak/çizmek ve daha nice yaratımlarda bulunmak size keyif veriyorsa, hiç durmayın biz burada sizi bekliyoruz ve bunu birlikte paylaşmanın vereceği keyif için umutlanıyoruz.

Aynı zamanda etkinliklerimizden de haberdar olabileceğiniz ve etkinliklerin detaylı paylaşımlarına da ulaşabileceğiniz bu alanda, İstanbul Üniversitesi’nde bir psikoloji öğrencisi olmanın verdiği ayrıcalığı hissetmek isteyen herkes için yer var!

-İÜPK Ekibi