Dosya: İÜPK Sinema Atölyesi

“İnsan her gün bir parça müzik dinlemeli, iyi bir şiir okumalı, güzel bir tablo görmeli ve mümkünse birkaç mantıklı cümle söylemelidir.”

Johann Wolfgang von Goethe

Biz ilk başta İstanbul Üniversitesi Psikoloji Kulübü çatısı altında bulunan İÜPK Kültür-Sanat Takımı olarak birkaç kişilik bir arkadaş grubuyduk. Bir arada bulunma sebebimiz aldığımız psikoloji eğitimini; takip ettiğimiz, hayranı olduğumuz diğer sanat dalları üzerinde kullanmak istememizdi. Bir filmi sadece izlemek, bir kitabı sadece okumak istemiyorduk mesela; keşfetmek istiyorduk. Derinliğine inebildiğimiz tüm eserler bize haz veriyordu.

“Bu ilgiyi nasıl kullanışlı ve keyifli hale getiririz?” diye düşünmeye başladık. Bu derece kapsamlı bilgi elde etmek ancak farklı alanlardan katılımcılarla mümkün olacaktı. Eksik kaldığımız noktalarda birbirimize destek olacak; fikirlerimizi, hislerimizi paylaşacaktık. Beklediğimiz özellik, alanda yetkinlik değil; ilgili, meraklı ve paylaşıma açık olmaktı. Nitekim yalnız değilmişiz ki kısa sürede kalabalık hale geldik. Toplantılar yaptık. “Neler yapalım?” üzerine konuştuk. Amaç üzerinde karar kıldıktan sonra alan ve zamanı ayarladık ve hemen ertesi gün ilk atölyeyi gerçekleştirdik.

28 Kasım günü kafamızda “Acaba başarılı olabilecek miyiz? Nasıl geçecek? İnsanlar sevecek mi?” gibi bir ton soru ile başladığımız ve her cuma akşamı KAGEM’den ayrılırken “En güzeli bu haftaydı!” dediğimiz, çok sevdiğimiz atölyenin, finallerimizin başlayacak olması sebebiyle, bu dönemki dördüncü ve son oturumunu 19 Aralık akşamı gerçekleştirdik.

Gelin neler yaptığımıza bir bakalım.

Her cuma akşamı için birlikte karar vererek seçtiğimiz filmlerin gönüllü bir moderatörü oldu, onlar çalışırken aynı zamanda biz de çalıştık ve herkes fikirlerini ortaya koyunca yarı sohbet, yarı ders kıvamında iki saat geçirdik.

İlk hafta Spike Jonze’un “Her” filmi üzerinde, Eray Meşeli moderatörlüğünde konuştuk. İlk oturumu yapacak olmanın verdiği tüm kaygılarımızı, korkularımızı oturum sonunda atlattık, geriye yalnızca tatlı bir heyecan ve gelecek haftaların sevgi-merak karışımı kaldı. Üstelik Eray’ın elimizde olmayan durumlardan ötürü hazırlanmak için yalnızca bir günü vardı ve bunun üstesinden en iyi şekilde geldi.

her

İkinci hafta Alfred Hitchcock’un “Marnie”sini konuştuk, bu hafta moderatörümüz Ersin Sel oldu. Sadece film üzerine konuşmakla kalmayıp bize sinemada belli başlı terimlerden, öykü üçgeninden; klasik sinema, minimalist sinema ve antisinema’nın özelliklerinden bahsetti. Hatta sonraki haftalarda bizi sözlü bile yaptı. Tam bir öğretmendi.

Processed with VSCOcam IMG_4348

Marnie’yi diğer hafta Hayao Miyazaki’nin “Sprited Away”i izledi. Hülya Ergün bize tüm tatlılığıyla bazı temel psikanalitik kavramları da anlatarak Carl Gustav Jung ve Joseph Campbell’ın yaklaşımlarından hareketle bir sunum ve film okuması yaptı. Farklı açılardan bakarak pek çok okuma yapması, içeriği zenginleştirdi. Hülya “Anlatacaklarım bu kadardı.” dedi ama hiçbirimiz gitmek istemiyorduk. “Hadi en sevdiğimiz kısımları açıp izleyelim.” dedik ve yaptık da. Sanırım bu küçük odadan ayrılmak istemeyişimiz böyle başladı.

IMG_9919 MVI_9922.MOV.Still003

IMG_9924

Son hafta; gösterime gireli çok olmasa da tüm sinema dünyasına damgasını vuran, eminiz ki herkesin muhakkak duyduğu, hakkında fikir sahibi olduğu Christopher Nolan’ın Interstellar’ı üzerine konuştuk. Henüz çok taze bir film olduğu için iddialı bir şeyler elbette ki yapamazdık, bu yüzden bir sunum bile hazırlamadan, yuvarlak masa toplantısındaymışçasına sohbet ettik, fikirlerimizi dile getirdik, yeri geldi zıt görüşlerimizi tartıştık ve hepimiz mutlu bir şekilde ayrıldık. Bu kadarla da sınırlı değildi tabii, Interstellar’ı tartıştığımızı duyup merak eden, ilgisini çekmiş pek çok kişi bize katıldı ki en kalabalık olduğumuz haftaydı. Üstelik sadece psikoloji ve sinemayla da kalmadık, genetik bölümünden Kübra Avcı, fizik bölümünden Burak Kay da kendi alanları ile filmin ortak noktalarını buluşturarak bize pek çok bilgi kattı. Bunun dışında felsefe, edebiyat, eczacılık gibi pek çok bölümden de misafirlerimiz vardı.

IMG-20141220-WA0004(1) IMG-20141219-WA0003 IMG-20141219-WA0002

Tüm bu dört hafta için vakitlerini ayırıp bize katılan herkese teşekkür ederiz. Bahar döneminde de devam edeceğimizi ve ilgilileri davet ettiğimizi belirtmek isteriz.

İÜPK Kültür-Sanat Ekibi

Reklamlar

Tutunamayanlar

“Önce kelime vardı” diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık… Kelimenin bittiği yerden başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.”

Binlerce yılda türetilen o kelimeleri bir araya getirmek için yaratılmış Oğuz Atay. Önce Oğuz Atay’ın hayatına bakalım biraz:

İTÜ İnşaat Mühendisliğini bitiriyor ve Yıldız Teknik Üniversitesi’nde öğretim görevlisi oluyor. Aydın sınıfının ortasında bir mühendis. 36 yaşına kadar yazmayı düşünmüş mü bilmediğimiz Oğuz Atay, 1970’de TRT’nin açtığı yarışmada “Tutunamayanlar” kitabıyla birincilik kazandı. 1977’de 43 yaşında öldü. Beyninde ur olduğunu öğrendi ve yazmaya başladı. Öleceğini bilerek yazılmıştır Oğuz Atay’ın bütün kitapları. Hepsinde bir ölüme gidiş onun aceleciliği ve karamsarlık biraz olsun insanlara umut vardır. “Canım İnsanlar” ve “Bat Dünya Bat” cümlelerini görürüz aynı satırlar içinde.

Bir mühendis düşünün beyninde bir ur olduğunu öğrensin ve yakında öleceğini. Sonra da kalan hayatını ölünceye kadar bütün gücüyle yazmakla geçirdiğini…Tutunamayanlar’da kalan kısa ömrün aceleciliğini görmek mümkün. Şimdiye kadar benimsenmiş bütün edebiyat tarzlarından bir şeyler serpiştirilmiş. Hepsinde de bir ustalık… Kitabı okurken bir anda karşınıza 600 satırlık şarkı ya da bir anda karşınıza 60 sayfalık imlasız bir nesir bölümü çıkıyor. Birincil şahısla anlatılırken bir anda gözlemcinin gözüne geçiş yapıyorsunuz. Kelimelerin seçimi kullanışı zevk veriyor gülümsetiyor okurken. Ana karakterin kendisiyle Olric’le ve Selim Işık’la yani aslında tamamen kendisiyle konuşması onların olma ve olmama durumların karışıklığı…

Kitap Turgut Özben’in kaybolmasıyla ilgili bir başlangıç yapıyor bize. Turgut Özben Oğuz Atay’a bir mektup yollamış benim hayat hikayem bu demiş. Oğuz Atay’da bunu bastırmış. Turgut Özben’in kitabı oluyor roman. Postmodern roman anlayışı işte ara ara anlamıyoruz nerelerde ne oluyor ama biraz biraz tekrar okuyunca düzeliyor her şey. Ana karakterimiz Turgut Özben. Turgut Özben’in kaybolmasıyla başlıyor demiştik. Turgut Özben’nin macerası da üniversiteden arkadaşı Selim Işık’ın garip bir şekilde bir anda intihar etmesi ve Turgut Özben’in de Selim Işık’ı araması.

Roman karakterlerimizin ikisi de mühendis. Bir de Olric var tabi onu unutmamalı. Olric Turgut Özben’in hayali karakterleri. Olric o kadar ünlü oldu ki kitabı okumamışsanız bile bir şeyler biliyorsunuzdur elbet. Kitabın daha başlangıcında: “O zamanlar daha Olric yoktu, daha o zamanlar Turgut’un kafası bu kadar karışık değildi.”  Olric giriyor romana. Birkaç örnek verlim hemen:

 Olric, insan nedir biliyor musun? Ağaçları kesip kağıt yapan, sonra o kağıda, ağaçları koruyun, yazandır.”

Yağmur yağıyor Olric; ıslanıyor etraf. Ağlasak kimse anlamaz değil mi? Anlamaz efendimiz. Tut ki güneş açtı. Papatyalardan taç yapar mı saçlarımıza? Bilinmez efendimiz. Yıldız kaydığında diler mi bizimle olmayı? Sanmam efendimiz. Ben de sanmam. Gidelim Olric. Gidelim efendimiz.”

İşte böyle cümlelerle insanın kalbini alıyor kitap. Anlatılacak çok fazla şey söylenecek hiçbir şey yok gibi. Bir iz bırakıyor kesinlikle. Karmakarışık bir figür kalıyor beyninde. Efsanevi cümleler.Üzerinde konuşulurken heyecanlandıracak şeyler. Ben daha fazla içeriğini anlatmadan mutlaka okuyun demek istiyorum. Kalınlığı ürkütmesin sizi. Okumadan ölünmeyecekler listesinde ilk sırayı alır mutlaka. Hatta yaşarken okunmadan yaşamaya devam edilmeyecekler listesinde de en üstlerdedir kesin.

Bir de son olarak şundan bahsetmek istiyorum. Ben okurken Turgut Özben’in de Selim Işığın’da Olric’in de aslında Oğuz Atay olduğunu düşündüm hep. Kendini yazmış kendini parçalamış ve her parçasına ayrı görevler vererek kendini aratmış,kendini öldürmüş kitabında bence. Öleceğini bilerek yazdığını düşündüğümüzde kendi ölümünü irdelemiş diyebiliriz belki.Zaten Oğuz Atay’ın hayatı hakkındaki anekdotlara bakınca da bu düşünce doğrulanıyor gibi.Hatta Oğuz Atay’ın öldükten sonraki günlüğünde beni daha yaşarken unuttular gibi bir cümlesi var. Turgut Özben’in ölmüş Selim Işık’ı arayıp onu bir şekilde kafasında yaşatması bir farklı anlam kazanıyor.

Burak Sert / Psikoloji 1. sınıf

 

 

 

Liste: Asperger Sendromlu Karakterler

Asperger Sendromu (AS), sosyal etkileşimde zorluklar ve sınırlı, stereotipik ilgi ve etkinliklerle tanımlanan otistik spektrum bozukluklarından (OSB) biridir. AS diğer OSB’lerden dil ve bilişsel gelişimde genel bir gecikme olmamasıyla ayrılır. Her ne kadar standart tanı ölçütleri arasında belirtilmemişse de motor sakarlık ve atipik dil kullanımına sıklıkla rastlanır.*

“My Name is Khan” sürekli adını duyduğum/okuduğum ve kendimi izlemek zorunda hissettiğim bir filmdi. Uzun zamandır listemde olan bu filmi sonunda izleme fırsatı buldum. Filmin ana karakteri Rızvan Khan’ın Asperger Sendromlu olması aklıma bir fikir getirdi ve beni mini bir araştırma yapmaya yöneltti.

Asperger Sendromu’nun tanı konulabilmesi için net ölçütleri yoktur ve bu sendroma sahip olan bireyler birbirleriyle her zaman aynı semptomları göstermez. Bu yüzden, Asperger Sendromlu birkaç karakteri şöyle bir listede toparlayıp sinemada bu karakterlerin nasıl yorumlandığını, hangi noktalarda benzerliklere sahip olduklarını sunmak istedim. İşte Asperger Sendromlu bazı film karakterleri:

  1. Rızvan Khan – “My Name is Khan” (Karan Johar, 2010)

Rızvan, çocukluğunu erkek kardeşi ve annesiyle birlikte Hindistan’da geçirir. İleride Amerika’ya göç eder ve burada hem sendromu hem de müslüman azınlıktan birisi olması dolayısıyla bir takım zorluklar çeker. Bir süre kardeşinin şirketi için kozmetik ürünler pazarlar ve bu esnada sosyal becerilerinin biraz da olsa geliştiğini görürüz. Mecazi göndermelerle gerçek arasındaki farkı ayırt edemez. Rızvan, annesinin öğrettiklerine ve İslamiyete dayanan bazı değerlere sahiptir. Duygularını ve niyetlerini saklamaz. Görsel hafızası çok iyidir. Kendini yazarak ifade eder. Göz temasından kaçınır.

10719094_10204971778443504_661333804_n

2. Simon – “I Rymden Finns Inga Känslor/Aşkın Formülü Yoktur” (Andreas Öhman, 2010)

simple simon

Uzay, Simon’ın sık sık “kaçtığı” bir yer; çünkü “Uzayda yanlış anlamalar yoktur; kaos yoktur; çünkü uzayda hislere yer yoktur.” Fizik ve matematik gibi alanlara ilgi duyan Simon insan ilişkilerini de denklemlerle ifade etmeye çalışıyor. Hiç arkadaşı yok ama abisi ile aralarında güçlü bir bağ var. İnsanlarla iletişim kurmakta pek çekingen olmasa da diğer insanlar Simon’ın kafasını karıştırıyor. Yüz ifadelerini anlayabilmek için hazırladığı çizelgeye bakmak zorunda. Her gün ne yemek yiyeceğini ve dakikası dakikasına ne yapması gerektiğini gösteren bir programı var. Bu programının dışına çıkmaktan, değişimlerden hoşlanmıyor. Dokunulmaktan rahatsız oluyor.

  1. Max Jerry Holovitz – “Mary and Max” (Adam Elliot, 2009)

Max birkaç evcil hayvanıyla birlikte New York’ta yaşayan orta yaşı geçkin bir Asperger Sendromludur. İlgi alanları çok kısıtlı. Hiç arkadaşı yok. Rutini bozmaktan hoşlanmıyor, yeni bir şeyle karşılaştığında aşırı stres yükleniyor.

Mary’yle mektuplaşmaya başladığından beri kendi içinde çatışmaya yol açan bazı çelişkiler yaşıyor. Çünkü bir taraftan bu mektup arkadaşlığı onu memnun ederken, diğer taraftan Mary’nin yazdıkları her mektupta Max’in zihnindeki sükuneti bozup huzursuzluk yaratıyor. Max’in, insanların yüz ifadelerine anlam verebilmek için minik bir defteri var. Toplumun kaos ve düzensizlikten oluştuğunu düşünüyor ki bu onu korkutan bir durum. O kadar hassas duyulara sahip ki dışarı çıkarken kulak ve burun tıkacı kullanıyor. Aşk ve cinsellik ona çok karmaşık gelen iki kavram.

max

  1. Lisbeth Salander – “Män som hatar kvinnor” (Niels Arden Oplev, 2009), “The Girl with the Dragon Tattoo” (David Fincher, 2011) ve “Millenium” serisinin diğer filmleri.

Lisbeth Salander karakterinin işlenişinde sendromu değil, kişiliği ve eylemleri ön plana çıkartılmış. Yani filmin merkezinde Lisbeth’in Asperger Sendromlu olması yok.

Durumunu suistimal edilesi bir zaaf olmaktan çıkartmış güçlü bir karakter olan Lisbeth, sosyal iletişimde zorluklar çekmesine rağmen toplumda bir şekilde kendine yer edinebilmiş -belki ötekilerden biri olarak-, güvenlik şirketinde çalışan bir bilgisayar dahisidir. Sert ve soğuk görünüşe sahip olmasının da etkisiyle diğer insanlarla arasına bazı sınırlar çizmiştir. Bu sınırlara dayanarak, yabancı olduğu toplumdan kendini korumaya çalışıyor. Özgün bir adalet kavramına sahip. Fazla konuşmuyor. Fotografik hafızası var.

girl with a dragon tattoo

  1. Adam Raki – “Adam” (Max Mayer,2009)

Adam, babasının vefatından sonra tek başına yaşamaya başlar. Elektronik Mühendisidir ve uzay konusunda fazlasıyla bilgiye sahiptir ki bu, sendromun tanımında belirtilen stereotipik ilgi alanına işaret ediyor. İlgi duyduğu alanlar hakkında konuşurken karşısındaki insanın ilgilenmediğini veya sıkıldığını fark edemiyor. Dolaylı anlatımları ve şakaları anlamıyor. Empati kuramıyor. İlişki kurabiliyor ama kurduğu ilişkiyi tam anlamıyla kavrayıp anlam veremiyor. Fakat filmin sonlarında nispeten daha güçlü bir birey haline dönüşen Adam, toplumsal hayata uyum sağlama konusunda aşama kaydediyor.

adam

  1. Donald Morton – 7. Isabelle Sorenson – “Mozart and the Whale” (Petter Næss, 2005)

Donald’ın kendisi gibi çeşitli sendromları olan -dışlanmış-  insanları bir araya toplayıp oluşturduğu gruba Isabelle de dahil olur. Isabelle de Asperger Sendromludur ve Donald’la aralarında doğal bir çekim meydana gelir. Tabi ki tek kimlikleri sendromları değildir ve bazı konularda, ilişkilerinde sıkıntı yaratacak ayrılıklar yaşarlar. Donald bir matematik dahisidir, altı tane kuş besliyor, günlük hayatta karşılaştığı her sayıyla işlem yapıyor. İçten içe durumundan rahatsız ve “normal” bir insan olmak istiyor. Güçlü bir görsel hafızaya sahip. Değişikliklerden hoşlanmıyor.

Isabelle ise sanatçı ruhlu bir genç kadın, müzik ve resimle ilgileniyor. Kuş, tavşan ve iguana besliyor. Isabelle, Donald’ın aksine sendromlu oluşundan rahatsız değil ve daha özgüvenli bir karakter. Aklından geçen her şeyi birden, istemsizce,  sözcüklere döküveriyor. Mizah anlayışını AS’li bir bireye göre epey geliştirmiş. Özellikle işitme duyusu çok hassas.

mozart and the whale

* http://tr.wikipedia.org/wiki/Asperger_sendromu (20 Mayıs 2014 tarihinde güncellenmiş hâli)

Melike Gökcen, 2. Sınıf, İÜPK Kültür-Sanat Ekibi

FİLMEKİMİ PSİKOLOJİYE İYİ GELİYOR!

Biz “nerede, ne etkinlik varmış, katılmalı mıymışız, katılsak işimize yarar mıymış, sever miymişiz?” ekibi olarak ekim ayının gelmesini Filmekimi’nin başlaması olarak görüyoruz ve biletlerin satışa çıkacağı son ana kadar “hangisine gitsek?” derdine düşünüyoruz. Eğer bu etkinlikten tam şimdi bu yazıyı okurken haberdar olmuşsanız, daha detaylı bilgiye ulaşmanız için sizi şuradan festivalin sitesine yönlendirelim.

Festivalden haberdar oldunuz; ancak hangisine gitsem derdindesiniz, mümkünse naçizane yardımımız olsun. Psikoloji öğrencileri olarak özellikle gözümüze çarpan, aklımızı çelen filmler oldu -ya da algıda seçicilik mi diyelim- ve bunları sizinle de paylaşalım istedik.

Seçtiğimiz filmler, psikolojinin birçok alanıyla bağlantılı olduğu gibi özellikle insan yaşamının çok özel ve önemli bir dönemi olan ergenliği ele alıyor. Peki ergenlik nasıl bir dönem? Bu dönemi psikolojik bir yaklaşımla ele alacak olursak ergenliğe ikinci çocukluk dönemi diyebiliriz; çünkü çocukluktaki tüm çatışmalar ergenlikte tekrar ele alınır. Yeni bir beden tasarımı, yeni bir ruhsal işleyiş vardır. Beden püberte ile değişmeye başlar ve bu değişim çok hızlıdır. Bedensel değişime eşlik eden bir ruhsal değişim de söz konusudur. Ergen bu değişime yetişmeye çalışır. Bocalamaları, agresyonu, duygusal iniş çıkışları da bundan kaynaklanır.

Cinsellik, kimlik, ebeveynden ayrılık, arkadaşlık ve aşk ilişkileri bu dönemdeki en önemli meselelerdir. Beden cinsel özelliklerini kazandıkça cinsellik artık düşlemsel değildir, gerçek bir eylemdir. Ergen kendine “ben kimim?” sorularını yöneltip kimliğini sorguladıkça ebeveynin bakışından kendi bakışına yönelir. Bu süreçte mahremiyet ihtiyacıyla odasına kapanır ve ayna karşısında bolca vakit geçirir.

Sinemanın da hepimizin yaşadığı, yaşıyor olduğu bu döneme içimizdeki tanıdıklık hissiyle yeni bir pencereden bakabilme imkanı sunacağına inanıyoruz.

Önerdiğimiz filmler bağlantı linkleri ve fragmanları ile birlikte aşağıda:

  1. Boyhood

  1. Mommy

  1. Palo Alto

  1. White Bird in a Blizzard

  2. Whiplash

Film seçiminize katkımız olabilmişse, yüzümüzde tebessümle selam eder; karşılaşma umuduyla şimdiden iyi seyirler dileriz.

Elif Baştan & Hülya Ergün
İÜPK Kültür-Sanat Ekibi

YURDUM İNSANININ PSİKOLOG ALGISI – BİR PSİKOLOJİ ÖĞRENCİSİNİN DRAMI

Hepimiz psikoloji öğrencisi olarak çevremizde çok farklı diyaloglara, bize karşı yapılan yorumlara şahit oluyoruz. Hem de çok fazla… Artık bazıları klişe sözlerken(benim aklımı okuyabiliyor musun?) bazen de çok yaratıcı yorumlarda bulunabiliyor insanlar. Biz de kendi anılarımızı derledik size sunuyoruz eğer sizin de böyle anılarınız varsa(ki eminim vardır) yorum olarak gönderebilir ya da bizlere mail atabilirsiniz.

Buyurun keyifli okumalar 🙂

 

 

-Benim favorilerim “psikoloji doktoru” ve psikolojist” sanırım. Bir de herkes bizi birine “şöyle yap böyle yap” diye yol gösteriyoruz sanıyor. “Yok biz öğüt vermeyiz onun kendi yolunu bulmasını sağlarız” deyince de “kusura bakmayın bir halt etmiyormuşsunuz”a getiriyorlar lafı 😦

 

-Pasaport başvurusuna gittiğimde kelli felli bir polis amca birden “Sence benim psikolojim nasıl?” demişti hiç unutmam haha 😀 “Çok iyi” diye yapıştırdım ben de

 

-İnsanın en yakınları bile konuyu kimi zaman yanlış anlayabiliyor. Babamın rahatsızlığı için birlikte doktora gittik. Babam kızıyla övünmek için belki de gözünde bizi doktorlarla eşit yere koyduğu için doktora ilerde meslektaşı olacağımı söyledi ve ben de doktorla 15 dk bilmediğim hastalıklar hakkında anlıyormuş gibi çaktırmadan konuşmak zorunda kaldım 😦

Burcu İldeniz

 

-Aile yakınımızla sohbet ediyordum ve işlediğim dersler hakkında bilgi edinmek istedi. Ben de aklıma gelenleri en yalın haliyle anlatmaya çalıştım ve bana “aa bizim ilkokulda gördüğümüz dersler” dedi. Bunları mı görüyorsunuz diye de alaycı bir tavır takındı. Ben de “sorma eğitim seviyesi gittikçe düşüyor ülkede” dedim konu kapandı.

 

-Klasik ilaçlarımı yazdırmak için aile hekimine gitmiştim. İzindeymiş doktorcuğum başka birinden sıra aldım. İçeri girer girmez “rapor vermem ama” dedi. “Rapora ihtiyacım yok üniversite okuyorum tatildeyim” dedim. Psikoloji okuduğumu öğrenince “hayatının hatasını yapmışsın” diye başlayarak uzunca bir nutuk çekti. “Kendin delireceksin delilerle uğraşmaktan” diye de ekledi. “Sakın kaybedeceğin bir yılı düşünme hayatın kararır bir daha dene” diye konuştu. Kısa bir tartışmanın ardından ilaçlar aklıma gelince usulca “haklısınız bu konuyu düşüneceğim” dedim ve neyse ki sağ salim uzaklaşabildim.

 

-Psikoloji mi? Öğretmen olabiliyorsun ama değil mi? İlaç yazabiliyor musun? Ee ne işe yarıyorsun o zaman? Ha sen şu konuşansın. Konuşarak sorunlar mı halledilirmiş. Ne oluyorsun şimdi sen? Psikiyatrist mi Psikiyatr mısın? …ve onlarca soruyla karşılaşmaktır psikoloji okuduğunu söylemek.

 

-Birkaç gün önce kuzenimin nişanlısı ile tanıştım. Konu nerden açıldı bilmiyorum ama söylediğini hatırlıyorum: “Ee ne zaman çocukluğuma iniyorsun?”

Nihan Özant

 

-Yıllardan beri tanıdığımız aile dostumuzun oğlu inanılmaz akıllı aynı zamanda bir o kadar da yaramaz ve söz dinlemiyor. Annesinin bana önerisi “ne zaman mezun oluyorsun? Doktoranda benim çocuğu incelersin başka böyle vaka bulamazsın. Hahahaha” –hıı oldu o zaman ben bir gidip inceleyeyim.

 

-Annemle geçti bu diyalog psikanalizi yeni öğrendiğimiz zamanlar. Anne dedim “ben psikanalist olacağım bilişsel davranışçı terapist olmayacağım”. “A a ben hiç öyle bir şey duymadım, kimse de o zaman gelmez sana” cevabını aldım. Tamam dedim psikanaliz bitmiştir benim için 😀

Ecem Uzun

 

-Annem bir keresinde “kızım İstanbul Üniversitesi’nde Tıp okuyor” demiş bulundu. Gece boyunca tıp okuyor numarası yapmak zorunda kalmıştım 🙂

Duygu Milkar

 

-“Ya şimdi bu yaşam koçluğu nasıl oluyor? Ben de sertifika aldım şimdi sen yapabiliyor musun?” diyen bir arkadaşımın ablası vardı. İngiliz dili ve edebiyatı bitirip öğretmenlik yapıyordu kendisi aslında 😀

Güneş Yetgin

 

-“Ya siz milyarlar götürüyorsunuz bu işten benden de para almazsın” diyen teyzeler, amcalar, akrabalar çok tabii..

Melike Kalkan

 

-Bir gün arkadaş ortamında konuşuyoruz. Benim yaşımda bir kız bölümümü sordu. Psikoloji dedim. “Ee sen şimdi anlıyor musun?” dedi. “Neyi?” dedim. “Bizi, hislerimizi” falan diye saçmaladı. Ben de sanki anlamam gerekiyormuş gibi mahcup oldum falan dedim “yok ben daha yeni başladım” Kız dedi “aa benim kadar biliyorsun yani” “Psikoloji mi okuyorsun diye sordum” Kız “radyo televizyon” dedi. O kızı hiç anlayamadım sonra.

Kardelen Ertürk

 

-Anı niteliğinde olur mu bilmem ama böyle bazen farklı konuşmalar yapıp farklı hareketler sergileyince annem “bu kız daha bir yıl okudu böyle oldu, mezun olana kadar olan aklını da yitirir” diyor hep 😀

Seray Kıvanç

 

-Çok sevgili bir arkadaşımın “Siz hipnoz öğreniyor musunuz?” sorusuna Hayır cevabını verdiğimde “Öğrenin lan ben hipnozla kız tavlayacağım bana öğreteceksin” demişti.

Samet Arslan

 

-Yorucu bir günün ardından eve dönüyorum ve metronun uzun merdivenlerinde yaşlı bir amca yol sordu. Tarif ettim konuşacak başka şey kalmadı yoluma döndüm ama tabii amca durur mu illa “okuyor musun kızım nerde?” diye sordu. Psikoloji okuduğumu söyledim ve şimdiye kadar duyulacak en korkunç yorumlardan birini duydum: “Hee o zaman sen insanın yüzüne bakıp kilosunu tahmin ediyorsundur.” dedi. Bir süre donup kaldıktan sonra “Yok amca alakası yok öyle şeylerle bizim mesleğin” dedim ve sanki itiraf ettirmeye çalışır gibi “Hadi hadiii yapıyorsunuzdur” demesin mi.. Bir anlığına böyle bir şey yapmam gerektiğini düşündüm. O yürüyen merdiven bitmedi, sonu gelmedi…

 

-Bir gün dedem “okul nasıl, geçtin mi sınıfı?” diye sorduğunda “Güzel dede geçtim hepsini. 3. Sınıf oldum” dedim gururla. Sonra dedem başladı klasik konuşmalar “Aferin kızım çalış bitir okulunu. Mezun ol yerini ben açacağım senin yerini. Doktor kızımız var deriz artık” diye övdü övdü sonra nasıl geldi oralara bilmiyorum ama “Okuyacaksın o kadar yıl da neticede olacağın deli doktoru yaaniii” “Dede niye öyle diyosun ama” diyince de “Tabii kızım öyle öyle” dedi. Önce beni tuttu göklere çıkardı sonra da ordan aşağı bıraktı bir anda sanki 🙂

Elif Balıkçı

 

-Komşumuz çocuğunu psikiyatra götürüyor, sırf çocuğu hiperaktif diye ve doktor bu çocuğa sakinleştirici ilaç veriyor. “Neden psikoloğa gitmediniz?” dediğimde de “Konuşmakla bir şey olmaz ki ilaçsız nasıl iyileşsin insanlar” dedi…

 

-Ve yine üniversite mezunu genç arkadaşımız psikoloji okuduğumu öğrenip ”Pdr yani di  mi” diyerek klişe soruyu yöneltti. Hayır psikolog olacağım deyince de “olsun o da güzel” dedi. Acıyan bakışlar eşliğinde…

Öznur Ballı

İstanbul Psikoloji’ye Giriş II – Daha yakından bakış

Tercih döneminin ardından aramıza yeni katılacak taze psikolog adaylarına hitaben Ecem Tamer’in fragman tadındaki yazısından esinlenerek bir şeyler yazmak istedim. Birinci sınıf gözlemlerini aktardığı bu yazıda diğer birçok arkadaşım gibi kendimi gördüm ve şaşkınlıkla iki yılın çabucak geçip de artık 3.sınıf olduğumu düşündüm. Belki de şu yazdığıma yeni mezun arkadaşlarım isyan edip “Biz 4 yılın nasıl geçtiğini anlamadık sen neyin kafasındasın!” diyebilirler ki dediler de 🙂 Ben de kendi çapımda zamanın nasıl geçtiğine şaşırıyorum hoş görün işte 🙂 Hafızası çok da güçlü olmayan biri olarak kayıt gününü, okuldaki ilk günü, oryantasyon gününü, ilk ders gününü(ki bu oryantasyonun hemen ertesi günü sabah 08.00 sularındaki sınıfça kafamızı biraz duvara tosladığımız bir dersti) sanki çok yakında olmuş gibi hatırlamak garip geliyor.

Neyse gelelim İstanbul Üniversitesi’ne, İstanbul Psikoloji’ye… Şimdiye kadar gördüğüm, yaşadığım şeylerden küçük ipuçları vermek istiyorum:

– Öncelikle birçok kişi hayalini kurduğu büyük İstanbul Üniversitesi kapısından girip ders görmeyeceğini öğrendiğinde biraz bozulacak.

– Daha sonraki kriz(kızlar için) kız öğrenci nüfusunun oldukça fazla olduğu bir fakültede tahmin ediyorum çoğu kişi kızlar tuvaletini arayıp bulamayacak.

– Çoğu kişi okulun karmaşık koridorlarında kaybolup çok dolaşacak ama yine de bu eski ve gösterişli binaya hayran kalacak.

– Fakülte içindeki kedileri sevenler, sevmeyenler, korkanlar olacak. Hem sevip hem de “yettiniz be” diyenler olacak(özellikle kantindekilerden). Ayrıca zamanla kedileri tanıyıp selam bile vereceksiniz. Hatta “bu bizim koridorun kedisi bu katta ne işi var” diyebilirsiniz bile. Ara sıra eğitim aşkıyla derslere giren kedilere de değinmeden geçemeyeceğim.

– Gözünüz kapalı bulacağınız en önemli yer Amfi 3 olacak. Diğer amfilerin yerini uzun bir süre arayacaksınız.

– Birinci sınıf boyunca “çok boş zamanımız var, çok az dersimiz var” diye yakınanlar olacak. Ya da bunu değerlendirip uzun tatiller yapanlarınız.

– Sizin de onlarca “ilk hastanız” olacak. Psikoloji okuduğunuzu öğrenince yalan yanlış bütün psikoloji bilgisini size anlatmaya kalkan bir sürü insanla uğraşacaksınız.

– Sürekli adını duyduğunuz psikolojik filmler olacak.

– Piaget sizin babanız, Vygotsky canınız olacak(bir Sema Hoca deyişidir). Erikson her yerden çıkan gıcık olduğunuz ama kopamadığınız arkadaşınız olurken, Freud’un neyiniz olduğunu tanımlayamayacaksınız.

– Hergele meydanı en acil işlerinizden, boş vakitlerinize kadar genel buluşma noktanız olacak. Asıl adının Şeref Holü olduğunu çok sonra öğreneceksiniz(tabii bu yazıyı okumazsanız). Çünkü hocalar bile kendisine Hergele diye hitap ediyor.

– Ayrıca Hergele’de her türlü etkinlik, eylem, halay çeken öğrenciler vs. aklınıza ne gelirse şahit olacaksınız.

– Zaman zaman adeta okulun içinde yaşayan polisler sizden biri olacak.

– Yaz, kış orta bahçedeki boş olan havuzun etrafında oturup ders aralarını dolduracak ve bazı öğrencilerin orta bahçenin demirbaşı olduğunu düşüneceksiniz.

– Vize, final dönemi gerçekleşen not alışverişinde fotokopiciler için “ne para götürüyorlardır be” muhabbetleri bitmeyecek.

– Ayrıca sınav dönemi dolup taşan Merkez Kütüphanede sabahlamak en büyük hobiniz olurken, 2 hafta boyunca kütüphanede yaşayanlara da şahit olabilirsiniz.

– Okula yakından gelenlerinizle, uzaktan gelenleriniz arasında “ben iki saat yol geliyorum her gün, sen gelmeye üşeniyorsun” gibisinden tatlı tartışmalar yaşanacak.

– İstanbul’un göbeğinde, adım atsanız tarihi bir yer ya da bir turistle karşılaşacağınız, bazen istemediğiniz kadar kalabalık olan caddeler, sokaklar, tramvaylara rağmen İstanbul Üniversiteli olmanın keyfini yaşayacaksınız.

– İstanbul Psikoloji’nin sıcak insanlarıyla tanışıp bu kocaman aileye dahil olacaksınız. O seminer senin, bu etkinlik benim, hadi şu maça da gidelim, aa Psikoloji Günleri de varmış diyerek günleriniz geçecek.

Her şeye rağmen hayatınızdaki “iyi ki”lerden biri olacak İstanbul Üniversitesi.

Anlattıklarımın kulağa hoş geldiğini umarak, tüm gevezeliğime katlandığınız için teşekkür eder ve tekrar İstanbul Üniversitesi’ne hoş geldiniz derim 🙂

 

Elif Balıkçı

İÜ Psikoloji 3.sınıf

İstanbul Üniversitesi’nde Psikoloji’ye Giriş – İlk Bakış

Hazır okul yerleştirmeleri başlamışken ben de yeni birinci sınıfı bitirmiş biri olarak istanbul üniversitesi psikoloji ile tanıştığım, kaynaştığım o ilk yılı kısaca yeni gelenlere bir önizleme, bölümdekilere de bir hatırlatma olması amacıyla anlatayım dedim.

Geçen sene bu zamanlarda annemle beraber o okul tanıtımı senin bu okul tanıtımı benim geziyorduk. Tabi vakıf üniversitelerinde ilgi alaka çok olunca ben de bir şımarıklık başlamış devletlere dudak bükerek bakıyordum. Derken annem beni oflata puflata beyazıta getirdi. O dillere destan tarihi kapıdan geçip tanıtım masalarına yaklaştık. Tabi ben diğer tanıtımlardaki gibi etrafıma doluşup okul hakkında övüp duracaklar diye beklerken bir baktım ki insanlar soru soruyor ve tanıtımdakiler kısa kısa cevap verip laf kalabalığından kaçıyorlar. Üniversitenin genelinde ‘bizim adımız markamız, fazla söze gerek yok’ havası hakimdi. Hele bir de psikoloji okuyacaksam bu okulda okumam lazım deyip başladım istanbul üniversitesi macerama.

İlk başlayan herkesin sorunu, okulda dönüp dolaşıp koridorları karıştırmak… Hangi amfi neredeydi, kantin ne taraftaydı? İlk ayım binanın karışık mantığını anlamaya çalışarak geçti. Bir senenin sonunda ihtiyacım olan bütün amfilerin yerini öğrendim allahtan. Gerisi ilerki zamanın sorunu.

Bölüme kendimi daha yakın hissetmem psikoloji kulübü ile tanışmamla oldu. Her dönemden insanlarla ve onların tecrübeleriyle tanıştım, düzenledikleri etkinliklerle iü psikolojinin markalaşmış kalitesini daha iyi anladım. Sağolsunlar her biri biz yeni başlayan öğrencilerle çok ilgiliydiler merak ettiklerimizi cevapladılar, ödevlerde yardımcı oldular ve bizi kulübün birer parçası haline getirdiler. Bu kulüp sayesinde okul sadece derse geldiğimiz yer olmaktan çıktı ve eğlenebildiğimiz kendimizi geliştirebildiğimiz bir yer oldu.

Bu sene iü psikolojiye yeni başlayacak olanlara sesleniyorum. Koridorlarda dönüp dolaşıp amfi ararken, kantin neredeydi derken, yemekhanede yemek yerken bir anda duyuru yapıldığında, hergelede düzenlenen etkinlikleri görünce şaşırdığınızda, psikolojinin hiç düşündüğünüz kadar basit olmayıp bir çok dala ayrıldığını farkettiğinizde, psikoloji günlerinde okulunuzla gurur duyduğunuzda, sıralarınızı kedilerle paylasip koltuklarda saatlerce sınavlara çalıştığınızda anlayacaksınız ki siz de artık bu tarihi binanın darülfûnun-i osmani’nin yani istanbul üniversitesi’nin bir parçası olmuşsunuz. Hayırlı olsun ve hoşgeldiniz 🙂

 

Ecem Tamer

İÜ Psikoloji 2.sınıf